Dışarıda tanıştığımız bir teyze anlatmıştı. Gençken, kendi çocuğuna,
sayı saymak vb. bir şeyler öğretiyormuş evde, ama çocuk o öğrettiği şeyleri
başkalarının yanında söyle deyince söylemiyormuş çocuk, bir gün bu yüzden çok
kızıp dövmüş çocuğunu. Ne kadar yanlış yaptığını sonradan anladığını söyledi.
Beni uzun zaman düşündürdü bu hikaye, uç bir örnek olsa da,
dövmek noktasına kadar gitmese de çocukları hep birilerine bir şeyleri
göstermeye, ispat etmeye teşvik ediyor, hatta zorluyoruz diye düşündüm. En
basitinden, şunu anlat, bunu söyle, şunu yap diye ısrar edip durmuyor muyuz?
Birilerine ne kadar çok bildiğini gösterme üzerine dayalı
bir eğitim anlayışımız var. Eğer sınavda ne kadar çok bildiğini göstermezsen
öğrendiklerinin hiçbir değeri yok. Evde de benzer bir anlayış devam ediyor. Çocukları bilmenin, öğrenmenin mutluluğunu
yaşatmak yerine kendilerini ispat etmek, daha çok bildiğini göstermek yarışına
sokuyoruz. Yanlışları da böyle öğretiyoruz, başkaları ne der, çok ayıp vb ile
çocuklarımıza doğruyu öğretmeye çalışıyoruz.
Çocuklarla ilişkimiz de doğayla ilişkimiz gibi; değiştirmek,
hükmetmek, tahrip etmek ve gösteriş üzerine. Çünkü öyle gördük, öyle öğrendik. Görerek,
model alarak üstüne bir de tekrar tekrar duyarak öğrendiklerimizin yanlış olduğunu sonradan fark etsek de
değiştirmek kolay değil, çünkü zihnimize çocukluğumuzdan beri kazına kazına yerleşmiş.
Çocuklarımız önümüzde pırıl pırıl parlayan öğrendiklerimizi
değiştirme fırsatları aslında, onların ışığını yakalamak için biz koşalım
peşlerinden, kendimize uydurmaya, istediğimiz gibi oldurmaya çalışmayalım.
Anlamaya çalışalım, hem onları, hem kendi duygularımızı, yanlış düşüncelerimizden
doğan ve yolumuzu tıkayan duygularımızı. Çocuğumuza öfkeleniyorsak önce
kendimize bakalım, kendi düşüncelerimize, engellerimize, çaresizliğimize. Evimizi
inşa ettiğimiz temel ne diye soralım: başkaları ne der mi, yoksa çocuğum ne
hisseder mi?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder