19 Kasım 2017 Pazar

Uzun zamandır aklımda çocuklarda iki yaş civarında had safhaya ulaşan paylaşmama durumu ile ilgili yazmak. Her yaşa özgü gelişim özellikleri var ve iki yaşın en önemli özelliği de sürekli “ben” demesi. Önce ben diyecek ki ardından başkaları gelecek. Bu dönemde “benim dediğim olacak, her şey benim” tavrı sağlıklı gelişimin bir parçası. Ancak bizim bu tavra yaklaşımımız bazı şeylerin değişmesine ya da kalıcı hale gelmesine sebep olacak.  Ayrıca bu gelişim özelliklerinin her çocukta farklı yoğunluklarda yaşanacağını bilmek de önemli. Biz, mesela, “benim” durumunu hayli yoğun yaşadık. Oyuncağı alınınca canı yanmış gibi yüksek perdeden uzun süre ağladı, en ilgilenmediği oyuncaklarını bile kimseye vermek istemedi. Bir dönem parkta sallandığı salıncağa başkası binince “o benim salıncağım” diye ağladığı oldu.
Bu gibi durumlarda malumunuz insanlarımızın genel tepkisi, olur böyle bu dönem normal geçici demek yerine, aa hiç öğretmemişler çocuğa paylaşmayı, ne ayıp gibi bir yaklaşım oluyor, bu tavır da sizi gerip çocuğunuza yanlış yaklaşımlar sergilemenize neden olabiliyor. Bir paylaşmayan çocuk annesi olarak bu gibi durumları sıklıkla yaşadığım için, kendime sık sık hatırlattığım şey kimseyi umursamamak (sakin, üzerinde düşünülmüş, yardım etmek niyetli eleştiri ile anında yapılan, öfkeli kınamaları zaten rahatlıkla ayırt edebilirsiniz, umursamamak derken ikinciyi kast ediyorum elbette) Çünkü iki yaşında bir çocuğun paylaşmak istememesi gelişiminin doğal bir parçası, gayet normal bir durumdur, kınayanların, eleştirenlerin bilgisizliği sizin çocuğunuza bildiğiniz halde yanlış yaklaşmanıza sebep olmasın.
Yanlış yaklaşım; çocuğu paylaş diye zorlamaktır çünkü paylaşmak içten gelmeli, gönüllü olmalı, başka türlüsünün adı paylaşmak olmaz zaten.
Peki, gelişimin normal bir parçası diye hiçbir şey yapmayacak mıyız? Elbette yapacağız ama bunun normal olduğunu bilmek ve sürekli hatırlamak bence ilk ve çok önemli bir adım.  Bu bilgiyi içselleştirmek, çocuğunuzun krizlerini, ağlamalarını, sakinlikle karşılamayı kolaylaştıracaktır.
Neler yaptık, yapabiliriz kısmına gelirsek:
Oyuncağının kendisinin olduğu, onda kalacağını anlatıp vurguladım. Benim dediğinde, tamam senin, arkadaşın bakıp geri verecek, merak etmiş bakıp verecek gibi açıklamalar yaptım. Çünkü çocuk, birisi aldığında oyuncaklarının tamamen elinden gittiğini düşünüyor olabilir. Burada kontrolün kendisinde olduğunu ona hissettirmek önemli, böylece o da daha rahat hissedecektir. Kontrolün kendisinde olduğunu hissettirmek için yine, arkadaşın gelince hangi oyuncağını paylaşmak istersin, bunlardan hangisini vermek istersin gibi konuşmalar yapabiliriz. Paylaşmak istemediği oyuncaklarını önceden kaldırabilir. Misafir gelmeden önce eğer oynanmasını istemediğin bir oyuncak varsa kaldıralım diğer oyuncaklarınla arkadaşınla birlikte oynarsınız diye konuşup düzenleme yapıyorduk.

Bizde en etkili olan yol; paylaşım konulu hikayeler ve oyunlar oldu.
Oyuncaklarını paylaşmak istemeyen bebekleri canlandırdık, çözümler aradık. Paylaşım konulu hikayeler okuduk, sonra hikayeleri kendi yaşadıklarıyla bağlantılandırarak sorular sordum, “Sen de böyle bir şey yaşamıştın, sonra ne olmuştu?” gibi.
Parkta oyuncakları paylaşmak istemediğinde, sıra kavramını ısrarla vurguladım. “Sırayla kayıyorsunuz, sırayla sallanıyorsunuz, parktaki oyuncaklar herkesin” binlerce defa kurduğum cümlelerden.
Burada şu önemli, bu cümleleri çocuk sakinleştikten sonra yapmak gerekiyor. Bu benim zorlandığım konulardan biriydi, otomatik olarak “ama parktaki oyuncaklarla herkes oynayabilir” diyordum, ama çocuk ağlıyorsa önce onun duygularına odaklanmak gerekiyor,” sadece sen mi oynamak istedin, sen binemediğin için mi üzüldün?” gibi cümlelerle duygularını anladığınızı hissettirmek gerekiyor, çünkü ancak alt beynin (kısaca, beynimizin öfke, korku gibi yoğun duygularımızdan sorumlu, ilkel tepkiler veren bölüm) alarm halini sakinleştirebilirsek üst beyin (düşünme, hayal etme, plan yapma gibi daha karmaşık zihinsel işlemlerin yapıldığı bölüm) mesaj alabilir hale geliyor.
Bir de Nohut konuşmayı çok sevdiği için bu konular hakkında uzun uzun konuştuk. Mesela oyuncağını paylaşmadı, aradan bir süre geçip sakinleştikten sonra, sen oyuncağını vermediğinde arkadaşın sence neler hissetti, biz de onların evine gittik o seninle oyuncaklarını paylaştı, vermeseydi sen ne hissederdin gibi sorularla gelişen duygusal muhabbetler yaptık😊
Paylaştığı zamanlarda bu davranışını vurgulayarak, ön plana çıkarmaya çalıştım. Ne güzel paylaştın arkadaşınla, (karşı tarafın hislerine odaklanarak) çok sevindi onunla paylaştığın için.
Kısaca;
Paylaşmadığı sırada ağlıyor ve üzgünse önce onun hislerini anladığımızı çocuğa hissettirmek
Sakinleşince diğer tarafın hislerini konuşmak.  Bu konuşmayı hikayeler ve oyunlar yoluyla da yapabilirsiniz.
Çocuklar,  paylaşmayı ve empati kurmayı üç yaş civarından önce tam manasıyla anlayamazlar. Ama sakin, sabırlı, anlayışlı yaklaşımlar çok hızlı ve güzel ilerlemeler kaydetmelerini sağlar. Anlamalarını ve hayata geçirmelerini kolaylaştırır. Nohut şimdilerde paylaşma konusunda çok daha gayretli, parkta sorun yaşamıyoruz, evde de çok kıymetli birkaç oyuncağı dışında oyuncaklarını paylaşıyor. Elbette, çocuk olduklarını hiç unutmamak gerek, zaman zaman hızlı gelişmeler olduğu gibi o günkü duygu durumuna bağlı farklılıklar da olabilir.

Çocuklarla yaşadığımız krizleri ( evet biliyorum bazen çok zor) fırsatlar olarak görmek işimizi kolaylaştıracaktır. Önce kendimiz, sonra çocuğumuz için öğrenme fırsatı. Örneğin, paylaşma sorunları empatiyi, bir arada yaşamayı öğrenmeleri için şahane fırsatlar. Yaklaşımlarımızın, sürekli uyguladığımız sorun çözme biçimlerinin zaman içinde onların sorun çözme biçimlerine dönüşeceğini unutmayalım.

17 Kasım 2017 Cuma

Genelde beğendiğim kitapları paylaşıyorum ama bugün ikircikli duygular içinde olduğum bir kitap hakkında yazacağım. Nohut’un tuvaletini söylemesine çok faydası olan ama hikayesi hakkında kafamda soru işaretleri olan bir kitap: Güle Güle Kakalar.
Genelde kitabı okuduktan hemen sonra o da lazımlığına oturmak istiyordu. Hikayesini ben değiştirerek, genel hatlarıyla şöyle okuyordum.
Arda kakasını yapmaya çalışmış, uğraşmış, yapamamış, aradan zaman geçmiş akşam olmuş, tekrar denemiş ve yapmış, çok sevinmiş, lazımlığı tuvalete dökmüşler babasıyla, akşam annesi ona kitap okuduktan sonra rahatça uyumuş.
Kitabın asıl hikayesi ise şöyle. Parantez içlerinde içimi döktüm 😊
Arda bez kullanmayı bırakmış ama kaka yapmaya korkuyor, kakasını hemen yapmak yerine Bayan Kaka’yi içeride bekletiyor. (Bayan mı Kaka? Kakaya basitçe sadece kaka desek)
Arda’nın babası kaka yapması gerektiğini söylüyor ama Arda yapamıyor.
“Eğer anne kakanın gitmesine izin vermezsen baba kaka ve çocukları minik kakacıklar onu merak eder. Anne kaka asla evine geç gitmez.” diyor (Bu açıklamanın oldukça sıkıntılı olduğunu düşünüyorum. Çocuk acıyacağından korkarak tuvaletini yapmak istemiyor olabilir, bir de üstüne ona çocukları annesinden ayrı bırakma suçluluğunu, onları bir araya getirme sorumluluğunu neden yüklüyoruz? Sadece kakasını yapması gerektiği, yaparsa rahatlayacağı gibi güven verici açıklamalar yerine neden iki yaşındaki bir çocuğun kafasını bulandıracak böyle bir şey anlatalım?)
Arda düşünür, şu anda minik kakacıklar annelerini çok merak ediyor olmalı. (Tuvaletini yapamamak birilerinin annesinde ayrı kalıp üzülmesine neden olmamalı.) Sonra kakasını yapar. Anne kaka eve gitme zamanı gelmişti diye rahat bir nefes alır, onu tuvalete döküp uğurlarlar. Evine koşar. Yolda eve gitmek için telaş eden başka kakalara da rastlar. Çünkü hala kaka yapmamak için direnen çocuklar vardır. (Direnen çocuklar? Direnen çocuklar ve bunun sonucunda üzgün kakacıklar, işleri, duyguları neden bu kadar karıştırıyoruz hiç gerek yokken?)
Bu esnada ağlayan kakacıkları baba teselli ediyordur, anneniz market kuyruğunda gelecek diye. (Durum daha da dramatikleşiyor, üstelik baba çocuklara yalan söylüyor)
Anneleri gelince çok sevinirler. Anne kaka ardanın ne kadar iyi bir çocuk olduğunu ama zaman zaman kaka yapmakta zorlandığını anlatır. Arda da o gece karnı rahatladığı için güzelce uyur. (İyi bir çocuk olmayla kaka yapmakta zorlanmayı hiç bağlantılandırmasaydı keşke. Ve baştan beri yapılabilecek açıklama şu aslında, her çocuk zaman zaman kaka yapmakta zorlanabilir, bu gayet normaldir, olabilir, sonra yapıp rahatlar.)

İki yaş civarındaki çocukların basit, somut, gerçekçi hikayeler dinlemeye ihtiyaçları vardır. Çünkü henüz çevrelerindeki dünyayı, gündelik hayatı zihinlerine yerleştirmekle meşguldürler. Tuvalet söylemek, yapmak, lazımlık, kaka gibi kavramları, durumları henüz yeni anlayıp yerleştirmeye çalışırken onlara “anne kaka, kakanı yapmazsan çocuklar annelerinden ayrı kalır, ağlar” gibi gerçekdışı, ortada hiçbir neden yokken kendisini suçlu ya da üzgün hissetmesine neden olacak hikayeler anlatmak doğru değildir. Tam tersine rahatlatıcı, güven verici, yeni öğrendiği kavramları açık, net ve somut şekilde anlatacak hikayelere ihtiyaçları vardır. Tuvalet eğitimi hikayeleri ne olabilir mesela? Kendisinin yaşadığı duruma benzer şeyler yaşayan çocukların hikayeleri olabilir, lazımlığa oturmak istemeyen ya da kakasını yapmak istemeyen bir çocukla ilgili basit, kafa karıştırmayan, kendisiyle özdeşleştirebileceği çocukların olduğu, onun hissettiği şeylere benzer duygular hisseden çocukların hikayeleri. Kakasını yapmakta zorlanan bir çocuğun hikayede üzgün ya da korkmuş hissetmesinde bir sıkıntı yoktur çünkü muhtemelen çocuk da öyle hissediyordur ama kakasını yapmadığı için anne kaka ve çocukları ayrı bıraktığını düşündürmek ve sonucunda çocuğun kaka yapamadığında üzgün ya da suçlu hissedebilecek olması hiçbir pedagojik doğruyla örtüşmez.

13 Kasım 2017 Pazartesi

Paylaşıyorum



2-4 yaş grubu çocuklara paylaşmayı teşvik için önerebileceğim harika bir kitap: Paylaşıyorum. Özellikle kardeşi olan ya da olacak minikler için bire bir, ama olmayanlar için de güzel, çünkü etraflarında kendilerinden küçük birileriyle oyuncak paylaşmak durumunda kaldıkları muhakkak oluyordur.
Kitabın hikayesi kısaca şöyle: Annesi çocuğundan kardeşiyle oyuncaklarını paylaşmasını istiyor ama o paylaştıkça oyuncaklar kirleniyor, bozuluyor vb. Sonunda kardeşiyle birlikte banyo yapıp annelerine sarılıyorlar ve annelerini mutlu bir şekilde paylaşıyorlar. Kardeşim kitaba bakınca “ee paylaşınca hep kötü şeyler oluyor” demişti.  Paylaşmanın güzel olduğunu anlatan, paylaşınca hep güzel şeylerin olduğu bir hikaye de yazılamaz mıydı bunun yerine? Evet yazılabilirdi, ama bu kadar etkili olmazdı bana kalırsa. Çünkü paylaşmak söz konusu olduğunda, kardeş kıskançlığı, kardeşe duyulan öfke söz konusu olduğunda genelde tavrımız “paylaşmalısın, paylaşmak güzeldir, kardeşini sev” oluyor ama çocuğun kardeşine duyduğu öfkeden, öfkeli davranışlarından, paylaşınca başına gelen olumsuzluklardan hiç bahsedilmiyor. Çocuklar ise anlaşılmadıklarını hissettikçe daha çok öfke ve üzüntü duyuyorlar. Burada devreye onun gibi olan, onun yaşadıklarını yaşayan, onun hissettiklerini hisseden kahramanları olan kitaplar giriyor. Okuduğu kitaptaki karakterlerin ona benzer durumlar yaşaması ve onunla aynı duyguları hissediyor olması, yalnız değilim hissini yaşatıyor ve zorluklardan sonra gelen çözümler sorunlarıyla baş etmeleri için bir kapı aralıyor.  Okurken, bize de duyguları hakkında konuşma fırsatı sunuyor, böyle olunca neler hissettin, ne yaptın vb. (Çocuğun yaş düzeyine göre sorular değişebilir.)
Kitabın komik ve eğlenceli havası ise çocuğun yaşadığı zorluğa, üzüntüye farklı bir hava getirmek için işe yarıyor. Biz okurken, bir yerinde kardeşinin paylaş demesini komik bir ses tonuyla söylüyoruz mesela, bebeğin eşyaları amacına uygun kullanamayışını, battaniye sırılsıklam oldu gibi, komik bir havayla okuyoruz,  kitabın komik ve tatlı resimleri de işimizi kolaylaştırıyor.


Nasıl Bir Anne?

Annelerin yazdıklarını, yorumları, anneler hakkında yazılanları okudukça, konuşulanları duydukça kafamda şöyle bir tablo beliriyor. Çok genel hatlarıyla; iki anne tipi var, biri her şeyi en iyi şekilde yapan ya da yaptığını düşünen anneler diğerleri de onların mükemmel anneliğiyle dalga geçenler. Elbette insanlar arası ilişkiler, insanların ilişkilerde benimsedikleri roller bu kadar basite indirgenemez ama durumu özet ve basit şekilde anlatmak için aklıma şu örnek geliyor, okul zamanlarından hatırlayacağımız, çalışkan ya da nam-ı diğer inek öğrenciler ve onlarla dalga geçen zeki ama tembel öğrenciler. İnek öğrenciler öğretmenin desteği, sevgisini kazanır ama arkadaşlarının öfkesiyle karşılaşır. Kendilerine başarılı olmak üzerinden bir kimlik inşa ederken, tembel ama zekiler onların başarısını alay yoluyla alaşağı edip değersizleştirir, kendilerine başarılı olmayı umursamayan ama zeki olmayı önemseyen bir kimlik geliştir, zeki olmak önemlidir çünkü özgüven kazanmanın yolu dalga geçerken zeka pırıltıları sergilemektir. İki yaklaşım da sıkıntılıdır, çünkü ikisinde de her halimizle kendini kabul yoktur. İlk gruptakiler merakla öğrenmenin keyfini yaşamak yerine hep başarılı olmak zorunda olmanın kaygısını yaşar ikinci gruptakiler zekasını kötüye, başkalarının başarısını değersiz göstermeye kullanır.
Keşke çocukluğumuzdan bu yana içinde olduğumuz ve büyüdüğümüzde de sadece şekil değiştiren kısır döngüleri fark edebilseydik, bence ilk yapacağımız şey onları kırmak olurdu.  Nasıl ki çocuklara yaşamlarına başarılı olmak ya da olmamak üzerinden bakmamalarını öğretmemiz gerekiyorsa, kendimiz de anneliğe mükemmel olmak ya da olmamak, iyi anne ya da kötü anne olmak üzerinden bakmamalıyız.
Önce kendi anneliğimizi olduğu gibi kabul ederek işe başlayabiliriz, bu bize başkalarının anneliğini kabullenmeye giden yolu açacaktır. Her annenin çocuklarıyla olan iletişimi kendine has ve özeldir, her annenin güçlü yanları olduğu gibi zayıf yanları vardır, her anne çocuklarına bazen çok güzel rehberlik edip yol gösterebildiği gibi bazen de hatalar yapabilir. (Kasıtlı istismar ve ihmal durumlarını konu dışı tutuyorum.) Birbirimizi neden yanlışlarımız ve doğrularımız üzerinden değerlendiriyoruz? Bir anne başka bir anneyle karşılaştığında, neden gözüne çarpan ilk şey onun hataları oluyor? Kendince en doğrusunu yapan annenin, başka bir annenin hatalarını eleştirmesini doğru bulmuyorsak, çocuğuna emek veren, iyisini yapmaya çalışan annelere de “o çocuğuna hiç mi bağırmıyor, hepsi yalan” tarzında bir yaklaşımı da doğru bulamayız, hatta bana kalırsa, iki yaklaşım sonuçta aynı noktaya çıkmaktadır; ancak başkaları yanlışsa, kötüyse ben doğru, ben iyi olabilirim.
Ayrıca bu düşünme tarzı, çocuğa kötü davranmayı hem kendisi hem başkaları için normalleştirerek baştan yıkılmaya mahkum bir binanın temelini atmış olur. “Herkes çocuğuna bağırıyor, onlar kendilerini başka gösteriyor, mükemmeli oynuyor” gibi bir düşünce neresinden tutacak olursanız parçalanan, temeli olmayan olmayan bir düşüncedir. Bu sonucu kafasında belirleyip insanların yanlışlarını ikna olduğu düşünceye uydurmaktır. İşleri bu kadar karıştırmak yerine çocuğumuza daha az bağırmanın, daha iyi davranabilmenin yollarını aramak daha kolay değil mi?
Diyorum ki; insanları bırakalım, doğrulara, değerlere, temele ne attığımıza bakalım, kafamızda çocuk büyütme ile ilgili tutarlı, sağlam dayanakları olan bir bina inşa edelim. Sürekli başkalarının çocuğuna ne yaptığıyla ilgilenen, farkında olmadığımız duygularımızın yönlendirmesiyle bulanık, değişken bir yaklaşım hem kendimize hem çocuklarımıza zarar verir. Önce kendi duygularımızı anlamaya çalışmakla işe başlayalım. Öfkemizi, kaygımızı. Sonra en önemlisi, çocuklarımızın duygularını anlamaya çalışmakla. Yani empati, en çok ihtiyaç duyduğumuz ama hiç bulamadığımız şey. Sokak ortasında çılgınca bağırdığında belki çocuğumuzu anlayamadık, ama biraz daha sakinleştikten sonra deneyebiliriz. Ne hissediyordu, bize aslında ne anlatmak istiyordu? O sırada biz ne hissettik? Ne yaptık, ne hissettiğimiz, ne düşündüğümüz için öyle davrandık? Farklı ne yapabilirdik?
Başkalarını, çocuklarımızı ve kendimizi öyle kolay yargılıyoruz, etiketliyoruz ki, şimdiye kadar sık rastladığımız kötü anne etiketine son dönemde bence bir yenisini eklemiş olduk, zıttını; mükemmel anne. Kendimizden daha iyi olduğunu düşündüğümüz anneye yapıştırdığımız bir etiket mi bu? Bunu demekle, kabullenemediğimiz ama birileri tarafından bize yapıştırılmış olan kötüyü kapsayan tüm etiketleri alıp ters çevirip başkasına yapıştırıyor olabilir miyiz?
Okulda, çocuklarla çalışırken onların sözlerden, etiketlerden ne kadar çok etkilendiğini, üzüldüğünü ve o etiketleri yıllarca taşıyıp ağırlaştırdığımızı bilen biri olarak soruyorum, birbirimizi etiketlemeden, yargılamadan iletişim kurmanın bir yolu yok mu?
Ben, anlamaya çalışmayı öneriyorum. Başkası senin yürüdüğün yolları yürümedi, başkasının seninkinden çok farklı bir ailesi oldu, senin çektiğin acıları hiç yaşamadığını düşündüğün o çok mutlu görünen insan belki de senin yaşadıklarından çok daha zorunu yaşadı. Hiçbir şey bilmediğini sandığın o anne belki senin bildiklerinden daha fazlasını seziyor, kalbiyle anlıyor. Anneliğini eleştirdiğin kişinin koşullarında sen olsaydın, belki sen de onun yaptıklarının aynısını yapacaktın.

Herkesi anlayamayız diyenler olacaktır, işe kendimizle başlayabiliriz, içimizdeki o yargılayan sese sorarak; seni hiç anlamadılar mı?

3 Kasım 2017 Cuma

Ekrandan Uzakta

Geçenlerde Nohut’a eve yakın bir yerlerde bir oyun mekanı bulduğumdan bahsetmiştim. Birkaç kere gidip orada oynamış ve çok sevmişti. Orada oyun grubu çalışmalarının yapıldığını öğrenince bir deneyelim dedik. Gitmeden önce kimbilir ne güzel şeyler yapacağız diye heyecanlanarak gittiğim çalışma hayal kırıklığıyla sonuçlandı. Oyun grubu çalışmasından önce, çalışmanın içinde ve sonrasında televizyon açtılar. Çocukların zaten dağılmaya hazır olan dikkatleri böylece tamamen dağılarak, yüksek sesli müzik ve çocuk sesleri arasında sesini duyurmak için bağıran bir öğretmen, ardından bangır bangır bir müzik ve çocuk çığlıklarıyla çalışma sona erdi.
Sonrasında, rahatsızlığımı dile getirmem gerektiğini düşündüğüm için hem öğretmenle hem de yerin sahibiyle konuşup meramımı anlatmaya çalıştım. Televizyon talebinin velilerden geldiğini söylediler ve televizyonun o kadar da kötü bir şey olmadığını anlatarak beni ikna etmeye çalıştılar.
Benim ekran konusunda düşündüklerim ise şöyle:
1.       Başlamadan önce şunu vurgulamam gerek: çocuğuna ekrandan bir şey izletmiyor süper anne, izletiyor kötü anne diye bir şey yok elbette, zaten hiçbir konuya böyle yaklaşmamak gerektiğini düşünüyorum. Her annenin güçlü ve zayıf yönleri vardır. Benim de öyle. Bir anne olarak zorlandığım konular oluyor, istemediğim tepkiler verdiğim oluyor, yanlışlar yapıyorum ama şunu biliyorum; yapabildiğimin en iyisini yapmaya çalışmalıyım. Meselemiz, çocuklarımız için daha iyisini yapmak için uğraşmak, bunun için okuyorum, bunun için burada yazmaya çalışıyorum.
2.       Amerikan Pediatri Derneği, iki yaşın altındaki çocukların hiçbir ekran görüntüsüne maruz kalmaması gerektiğini söylüyor.

3.       Beyin gelişimi büyük ölçüde 0-3 yaş döneminde tamamlanıyor. Bu uzun uzun yazılacak bir konu ama çok kısaca; bu dönemde beyin daha sonra hiç olmayacağı kadar çok büyüyor, çok bağlantı oluşturuyor. Bu dönemin önemi çocukla ilgili her kitapta, her konuda sık sık vurgulanıyor. Bir japon atasözü şöyle diyor mesela: “Üç yaşına kadar yaşananların etkisi yüz yaşına kadar sürer.” Peki bu dönem bu kadar önemliyken, çocuğu zenginleştirecek uyaranlarla doldurmak, sağlam ve temiz bir temel atmak için uğraşmak varken, neden ekrana mahkum olalım ki?
4.       Çocukları televizyondan uzak tutmak çok zor diyenlere; yalnızca sizin öyle düşünmenizi sağlayan bir sistem var.Nohut’ dan önce evimizde televizyon yok diyenler uzaylıymışım gibi bakıyordu, çocuğuma televizyon izletmiyorum, ekrandan bir şey göstermiyorum dediğimde de benzer bir tepki alıyorum. Neden çocuğumla iyi vakit geçirmek için zihnimi bulanıklaştıran, fark ettirmeden etkileyen, satın almak istemediğim şeyleri bile reklamlar vasıtasıyla aldırtan bir cihaza bağımlı olayım ki? (Ekrandan, telefon, tablet vb uzak tutmak televizyon kadar kolay değil biliyorum)
5.       Televizyonda ya da bilgisayarda eğitici programlar var. Mesele programın içeriği değil, elbette şiddet içeren şeyleri izlemesindense eğitici program izlemesi yeğdir. Ama mesele ekranın mekanizması, oradaki hızla değişen görüntüler, aşırı uyaran. “Çocuğunuzun İlk Öğretmeni Sizsiniz” kitabında şöyle diyor: “Televizyon ve filmlerden çocuklar çok daha fazla etkilenirler. Çünkü baştan ayağa duyu organı kesilmiş gibidir. İmgeler çok hızlı şekilde değiştiği için çocuklar hikayenin akışını anlamaktan çok en çok iz bırakan kovalamaca, ateş etme, çarpma gibi hareketleri ve diğer unsurları taklit eder. Ayrıca televizyon izlerken hareketsiz kaldıkları için izlemeyi bitirdiklerinde daha çok koşmaya ihtiyaç duyarlar. Ufak çocuğun doğal hali hareketli olmaktır. Çocuklar televizyonda izledikleri bir yığın görseli zihninde işleyemeden otomatik hareketler şeklinde taklit eder.”
6.       “Televizyon ya da benzeri izletmeden çocuğunuzu hayattan soyutlayamazsınız.”Bilakis, ekranı  izleyen çocuğun hayattan uzaklaşma ihtimali daha fazladır, hayat ekranda hızla değişen görüntüler, sesler, iki boyut değildir. Hayat akan su, esen rüzgar, yağan yağmurdur, toprağa değen çocuk elidir, değişen mevsimler, doğada keşfetmekle bitiremeyeceğiniz çeşitlilik, canlılıktır. Ekran  izlemeyen çocuk hayatla daha fazla bağ kurma şansı yakalar.

7.       “Hiç izletmemek mümkün mü? Başkalarından görüp isteyecek.” Evet biraz daha büyüdüğünde izlemek isteyebilir ve kontrollü izleyebilirama beyin gelişiminin büyük ölçüde tamamlandığı 0-3 yaş arasında çocuğumuz daha fazla bizim kontrolümüzde. Bizim göstermediklerimizden, almadıklarımızdan bihaber. NaomiAldort, Çocuğunuzla Birlikte Büyümek kitabında şöyle diyor:“Yaşadığınız ortamı ne derece kontrol altına alacağınız sizin yaşam biçiminize ve bir ebeveyn olarak tercihlerinize bağlıdır. Ebeveynlerin çoğu çocuklarını silahlardan, ilaçlardan, şiddet içeren haber ve medya içeriklerinden, sigaradan, alkolden, kahveden vb korurlar. Bu tür maddeleri evde bulundurup ondan sonra da çocuğun bunlara dokunmasını yasaklayamazsınız. Bunun yerine bu tür maddeleri ortada bırakmamanız gerekir. Örneğin, eğer çocuğunuzu şekerciye götürüp sonra da şeker yemesini yasaklarsanız, gücenir ve kendini çaresiz hisseder. Ama eğer şekerciye götürmeyip ona evde daha sağlıklı yiyecekler sunarsanız, kendini özerk hisseder ve tatmin olur. Aile hayatınız konusunda çocuğunuza liderlik yapmalısınız; böylece o da kendine güvenme özgürlüğünü elde eder. Büyüdükçe daha fazla şeye ulaşabilmeye başlar, ama kendine güvendiği için tercihlerini sosyal baskıyla değil, kendi istek ve değerleri doğrultusunda yapar.” Burada, kendi yaptıklarımız, kendi tercihlerimiz öne çıkıyor, sen şekerli gıdadalar tüketmiyorsan çocuğun da görmediği için tüketmeyecektir ya da sen elinde telefonla video izlemiyorsan o da izlemek istemeyecektir.
8.       “Birazcık izlemekten bir şey olmaz.” Katılmıyorum. Ekran çok hızlı şekilde bağımlılık yaratıyor. Ekrandan birkaç kez hareketli, renkli şeyler göstermeniz çocuğunuzun daha çok izlemek istemesine neden olacaktır. Çocuk ısrarına dayanmanın ne kadar zor olduğunu hepimiz biliriz. Birazcık izletip her seferinde mücadele yaşamaktansa hiç izletmemek daha iyidir. Bir de gösterip sonra izin vermemekle ekranı daha cazip hale getirmiş olursunuz. Aldort’un şekerci örneğindeki gibi, şekerciye götürüp sonra da bir daha şeker yok diyemezsiniz.
9.       “Bazı programlar konuşmayı, hayal gücünü geliştiriyor, yeni şeyler öğretiyor.”Hayır, çocuklar yaşayarak, dokunarak, somut yollarla öğrenir. Ekrandan öğreneceğine hiç öğrenmesin daha iyi düşünüyorum. Üç yaşa kadar zaten bakarak, dinleyerek bir şeyler öğrenmesi değil hareket etmesi, deneyerek öğrenmesi önceliklidir. Hayal gücünü geliştirmeyi bırakın, tam tersine söndürür çünkü orada her şey etkili görsellerle tamamlanmış, bitirilmiş haldedir, hayal gücüne serbest alan bırakmaz. Sizce bir çiçeği gören, koklayan, dokunan, çiçek tohumları ekip büyüdüğünü gören, çiçek kuklalarıyla masallar anlatılan, çiçek isimleri geçen hikayeler okunan bir çocuğun hayal gücü mü daha zenginleşir yoksa ekranda çiçeklere bakan bir çocuğun mu?
10.   “Canı sıkılıyor, yapacak bir şey bulamıyoruz” Ekrana baktıkça, canı daha çok sıkılacak, çünkü kendi kendine oynamayı, kendini eğlendirmeyi öğrenemeyecek. Bir takım görüntülerin onu oyalayıp eğlendirmesini bekleyecek.

Yazdıklarımı okuyan ve çocuğuna küçük yaşlarda ekrandan bir şeyler izletmiş ebeveynler olabilir, bunu doğru bulanlar, tercih ediyorum diyenler olabilir; niyetim onları yargılamak, “aa çok yanlış yapıyorsunuz” demek değil. Bunun bir tercih olup olmadığını düşünelim diyorum, başka türlü de olabilir mi? Öyle olması gerekiyormuş gibi gelen şeylere mecbur muyuz?

Bize “böyle gelmiş böyle gider, doğrusu budur, bundan bir şey olmaz, olsa bile n’olacak ki, çok da zararı yok” gibi temelsiz varsayımlarla, çok normalmiş gibi sunulan şeylere mecbur değiliz diye düşünüyorum. Bir çocuğun hareket etmesi, oyun oynaması normal, ekran başında oturması değil, çocukların sevdiği yiyeceklerin şeker, çikolata olması bizim onlara verip alıştırmamız nedeniyle, normal damak tatları bu değil. Çocuklar eğlenmek için yüksek seslere, hareketli uyaranlara ihtiyaç duymaz, biz öyle olduğunu sanıp alıştırdığımız için hep daha hareketlisini, daha seslisini ister hale gelirler. Çocukluk daha pasif olup daha çok tüketmemiz için bize anlatıldığı, empoze edildiği gibi değil. Çocukluk akıp giden duru bir ırmak gibi, yolunu kesmeyelim, bozmayalım kirletmeyelim yeter ki, su yolunu bulacaktır.


*Çocuklara oyun grubunda eğitici aktivite olarak ekran sunulurken bunu yapmak kolay değil biliyorum ama farkındalığımız ve çabalarımızla bir şeyleri değiştirebileceğimize inanıyorum.