25 Aralık 2017 Pazartesi

Bir önceki paylaşımda, sınırlar hakkında sohbet edince düşündüm, zorlandığımız konulardan biri de sınır koymak galiba. Nerede, ne zaman dur diyeceğiz, nasıl diyeceğiz. Çok anlayışlı olursak çocuklar sınırlarımızı önemsemez mi? Kontrolü kaybeder miyiz? Aslında öncelikle bence şu kaygıları bir üfleyip göndermek hepimize iyi gelecek. Çünkü kaygı beraberinde öfkeyi, hayal kırıklığını, üzüntüyü getiriyor. Sınır koyarken de en istemediğimiz şeyler bunlar. Evet sınır koyacağız ama bu sınırları sakince koymak çok önemli. Dur derken bağırmamak, elini tutarken yavaşça tutmak. Üzüldüğünde duygularını anladığımızı, yanında olduğumuzu hissettirmek.
Konuyu hemen bir örnekle bağlayayım. Olay yine tuvalette geçiyor çünkü orada oturup uzun uzun sohbet etmeyi çok seviyor😊 Geçenlerde Nohut yemek yerken yemeklerini de tuvalete götürüp yemek istedi, ben de izin vermedim. Ağlamaya başlayınca sarılıp “burada yiyemediğin için mi üzüldün?” dedim, büyük bir rahatlamayla evet dedi ve kısa sürede sakinleşti.
Kısaca;
1-Dur derken sakin olmak
2-Duygularını anladığımızı hissettirmek

Ben de her zaman sakin kalamıyorum ya da doğru cümleleri kuramıyorum ama bu akşamı da iyi bir örnekle kapatayım diye yazdım.
"Çocuklar kadar bizi tevazuya yönelten bir şey yoktur!" diye yazıyordu Çocuğunuzun İlk Öğretmeni Sizsiniz kitabında. "Kolay bir çocuk yetiştiren ebeveynler genelde kendi anne babalarına karşı eleştirel bir tavırda olur ve “benim yaptığımı yapmış olsalardı keşke” diye düşünürler. Sonrasında başka bir çocukları olup da bu sefer çok farklı, ele avuca sığmayan bir çocukla karşı karşıya kaldıklarında aynı anne babadan ne kadar farklı çocuklar yetişebildiğini hayretle görmüş olurlar. Benzer bir şekilde zor bir çocuk yetiştiren ebeveynler de çok daha sakin ve anlaşılır başka bir çocukları olana kadar kendilerini beceriksiz hissetmeye devam ederler. İhtiyacımız olan şey, çocukların ne kadar ne neden bu kadar farklı olabileceklerine dair bir bakış açısı. Herkesin varoluşu ve dünyayla kurduğu ilişki başkadır."
Burada, zor çocuk, kolay çocuk tanımları bir durumu anlatmak için kullanılmış ama kendi çocuklarımız için kullanırken dikkatli olmak gerektiğini de bir kenara iliştireyim, çünkü “bu çocuk zor, yapacak bir şey yok” deyip çocuklarımıza gizlice öfke besleyebiliyoruz. Davranışlarımızı da bu öfke yönetmeye başlıyor. Aslında her çocuğun zorlukları ve kolaylıkları var, etiketleri bir kenara bırakıp onu anlama ve yanında olma çabasına odaklanmak çocuğumuzla aramıza öfke seti çekmek yerine bir köprü kurmamıza yardımcı oluyor.
Ve çok doğru diyorum; çocuklar kadar bizi tevazuya yönelten bir şey yok. Ben mesela, dışarı çıkarmıyorlar, evde kalmaktan, yanlış beslenmekten hasta oluyor çocuklar derdim, her gün dışarı çıkardığım, beslenmesine dikkat ettiğim çocuğum sık sık hastalanmaya başladı. Okulda, sürekli çocuklarından şikayet eden velilere kızardım ve çocuğum olursa kesinlikle şikayet etmeyeceğim derdim, yorucu günlerin sonunda, hele ki hastaysam içimdeki dır dır canavarını zor zapt ediyorum. Anneler temizlikle uğraşmaktan çocuklarına vakit ayırmıyor, derdim, çocuğumda toz akarı alerjisi çıktı, habire ev temizlemeye başladım.

Tevazunun  dibine vurmak bunun gibi bir şey olsa gerek :)

23 Aralık 2017 Cumartesi

Akşamları bazen, aşırı derece yoğun ve yorucu geçmeyen nadir günlerde, Nohut’a olan davranışlarımı düşünüp iyi yaptığım şeyleri ve farklı yapabileceğim şeyleri düşünüyorum. Genel bakışta; ne kadar endişeliysem o kadar yanlış yapıyorum. Özellikle son zamanlarda hastalıktan sonra daha endişeli olmaya başladım ve bu otomatik olarak iletişimize yansıyor. Ama daha iyiye gidiyoruz, daha da iyi olacağız inşallah.
Bir de, daha önce aile ve çocuklarla çalışırken, sınır koymaya, çocukların davranışlarının sonucuna katlanmasına ve yaptırımlar uygulamaya yönelik bir yaklaşımı benimsemiş olmam da etkili oluyor. Ama uzun zaman önce, bunun çocuğa tehditler savurma riski yüksek bir yaklaşım olduğunu anladım bunu değiştirmeye çalışıyorum ve yerleşik düşüncelerin arada bir sinsice hortladığını fark ediyorum, bazı cümleleri sarf ettikten hemen sonra.
Bu akşam aklıma gelen bir şey; fark ettiğim hataları yazmak oldu. Ne dedim, ne diyebilirdim? Kimilerine ayrıntı gibi gelebilir ama ben sözcüklerin gücüne inanıyorum. Bizim sözcüklerimizle bir insan, bir kişilik şekilleniyor düşünün, ama panik de yapmayın, ağzımızdan kaçanlar olabilir ama bir dahaki sefere değiştirebiliriz ya da en azından değiştirmeye çabalayabiliriz. Önemli olan, yanlış bir iletişim şeklinin yerleşik hale gelmemesi.
Benim ağzımdan kaçanlar genelde, açıklamalarımla ikna olmadığında, bir şeye bir daha izin vermeme yönünde oluyor.
Mesela, bugün kağıt havluyu tuvalete atmak istediğinde uzunca açıklamalar yaptım. Kalın, tıkanır vs
Israrla atmak istedi, atmaya yeltenince; o zaman bir daha kağıt havluyu almana izin vermeyeceğim dedim.
Bazı yaklaşımlar bunun doğru olduğunu öne sürse de ben, kendimizi çocuğun yerine koyarak onu anlamaya çalışmanın daha iyi olacağını düşünüyorum. Bize böyle bir şey dense ne hissederdik, düşünürdük gibi.
Peki bu durumda, başka ne yapabilirdim? Durumu tanımlayabilirdim. “Atmak istiyorsun. Ne yapabiliriz bakalım. Oraya atmana izin veremem. Başka nereye atabilirsin?”
Nohut’u düşündüğümde bence bu sözler çok büyük ihtimalle işe yarardı. Böylece, kendi duygularını, isteklerini fark etmeyi, isteklerini  farklı kanallara kanalize edebilmeyi, problemlere çözüm üretebilmeyi öğretmek için bir kapı açmış olurdum.
Atmana bir daha izin vermem dediğimizde ne oldu? Duygularını, isteklerini önemsememiş ve problem çözmesine fırsat vermemiş oldum.

Siz ne diyorsunuz? Neler yapıyorsunuz böyle durumlarda? Böyle paylaşımlar iyi oluyor, devam diyenler el kaldırsın.

21 Aralık 2017 Perşembe

Akşam eve dönerken tam bir kış havası esiyordu etrafta, atkıyı boyna iyice sardıran, hızla eve koşturan cinsten. Yağmur, keskin bir soğuk ve akşam karanlığı, ikibinonyedinin yirmi bir aralığı. O hava beni alıp kışı hasretle beklediğim öğrencilik yıllarına götürdü. Ne günlerdi! Yağmur, çamur, soğuk, sıcak demeden, hiçbir şey umrumuzda olmadan durmaksızın gezdiğimiz yıllar. Kadıköy-taksim-bostancı üçgeninde yolları arşınladığımız zamanlar. Üzerimizde hiçbir sorumluluk, iş-güç yok, derslere gitmesen olur, sınav öncesi bir göz atsan yeter.  
Kadıköy’e, Taksim’e haftalık sahaf ziyaretleri yapar, saatlerce kitap dergi karıştırırdım. Sokaklarını ezberlediğim, bütün etkinliklerini bizzat yerinde takip ettiğim Taksim, Kadıköy ve Üsküdar. Arkadaş evlerinde kalır, gece yarılarına kadar bol gülmeli muhabbetler ederdik. Sabah derslerine nadiren giderdim. Yaşam, sanki avucumun içinde tutabildiğim, eğip büküp şekil verebildiğim bir şeymiş gibi, hep öğrenci, hep çocuk, hep genç kalacakmışız, dünya ayaklarımın altına serilmiş de her yerine koşarak ulaşabilirmişim gibi bir güven. Akşamları yağmurlu Kadıköy sokaklarında yürümenin, ilk fırsatta soluğu İstiklal’de almanın, okuldan çıkıp Kadıköy’e inmenin, vapurla Beşiktaş’a geçmenin, taksimde 112 kuyruğu beklemenin, sınav öncesi güzel tutulmuş not aramanın, saçma şakalara gülmenin hayatımın büyük bölümünü oluşturduğu zamanlar. O zamanki arkadaşlarımın hepsi evlendi, çocuk sahibi oldu ve iletişimimiz azala azala inceldi. Ne yapıyorlar şimdi, neredeler, o günler yaşadığım, paylaştığım onca şey, ellerimde tuttuğumu, şekil verdiğimi sandığım hayatımın o dönemi nereye gitti? Yaşamın o kayıp giden, eksilen, kaybolan parçaları, geçmişin benim gözümde capcanlı ama şimdi var olmayan hikayesi nerede?

Gideyim de pikabıma bir plak koyayım, birkaç arkadaşıma mesaj yazayım,  konuşup konuşup, ne günlerdi be diyelim. 

19 Aralık 2017 Salı

Nohut’un son hastalığı epey zorlu geçti. Tahlil yapmadan, ishaline dizanteri varsayıyorum diyerek ilaç yazan doktoru mu ararsınız, antibiyotik alerji yapınca ilacı kes diyen doktora karşı ilacın dozunu arttır diyen doktora ne dersiniz? Evet aynen böyle, kızarıklıkları gösterdiğimde alelacele muayene edip bu ilaç alerjisi değil, ilacın dozu az arttır diyen doktora hala çok ama çok öfkeliyim. Önce iğne sonra şurup şeklinde yazılan ilacı, şurubu verme iğne yeterli olmuştur deyip kesen, ertesi gün ateşi çıkınca şuruba başlatan doktoru biraz anlayabiliyorum, bazı durumları öngörmek mümkün olmayabilir. Ama ilaçlara rağmen hırıltısı geçmedi ne yapacağız deyince, "Allah kolaylık versin" diyen kulak burun boğaz doktoruna çok ama çok kızgınım. 
Her şeyden çok, beni bir tahlil sonucu için saatlerce çocukla beklemek, beş dakika bile sürmeyen üstün körü muayenelerle yetinmek zorunda bırakan, sorularıma cevap bulamadığım, sorularımda ısrar edince “Allah kolaylık versin” gibi cevaplar aldığım, ilaçları kafasına göre yazan, kesen, arttıran bu sisteme öfkeliyim. Hastalık, Allah beterinden saklasın, zaten zor bir süreç, bu süreçte hastaneye gitmek, tedavi görmek ise tam bir mücadele. Çocuğa, hasta ve yakınlarına şefkatli, anlayışlı bir yaklaşımı “lüks” olarak kabul ederek onu geçiyorum da, en azından doktorun ilacını doğru verdiğine, muayenesini sağlıklı yaptığına, hastayı iyi takip ettiğini, durumu anladığını bilmek istiyor insan ama bunu bile bulmanın çok zor olduğunu görmüş olduk. Yani, işin insanı yanını geçtim, bilimsel yanı bile şüpheli görünüyor. Ve böyle bir durumda, maalesef tıp eğitimi almadığım için doktorlara güvenmek zorunda kalmak, böyle güven sarsıcı olaylar yaşayıp hiçbir bilgi sahibi olmadığım konularda, birbirinin zıttı doktor görüşleri arasında karar vermeye çalışmak gerçekten zormuş.

Hastane sürecinde galiba işimizi en çok kolaylaştıran şey, daha önce pek çok kere olduğu gibi, yine kitap ve oyundu. Nohut ilginç bir şekilde bu konulara çok ilgili olduğu için (ben hastanelerden nefret ederim ve hastalıkla ilgili hiçbir şey ilgimi çekmez😊) epey hastane temalı oyun oynamıştık. Bu yüzden hastaneye götürmek sorun olmadı. (Son günlerde, neredeyse her gün gittiğimiz için, haklı olarak gitmek istemedi)
Bir de bu kitabı okuduk bol bol. Çağlar hasta oluyor, annesiyle hastaneye gidiyorlar, muayene oluyor, ilaçlarını eczaneden alıp kullanıyor iyileşiyor ve okuluna gidiyor. Akciğerler, lenf bezleri gibi ayrıntıları geçip basitçe okudum. Ardından da doktora gidip muayene olma oyunu oynadık genelde. Önce Nohut doktor oldu, sonra ben, böyle sürüp gitti. Her ne kadar kitap ve gerçek hayat, tam olarak hayaller- gerçekler modunda olsa da, oyunun, hikayelerin iyileştirici gücüne inanıyorum. Elimizdeki az sayıda iyi şeyin kıymetini bilip kullanmak, canlı tutmak lazım.
Bütün hastalara şifalar ve kolaylıklar diliyorum bu vesileyle.

Nohut’a yapılan alerji testinde, buğdaya, süt ve süt ürünlerine alerjisi çıktı, şimdilerde, alternatif bir tedavi yöntemi deniyoruz, inşallah şifa olur.

11 Aralık 2017 Pazartesi

Aslında uzayan hastalık sürecini, Nohut’un muhtemelen alerjiye bağlı hastalığını ve hemen ardından benim hastalanmamı yazacaktım ama oradan oraya koşturmamızı, doktorların birbirine zıt görüşleri arasında hiçbir bilgiye sahip olmadığım konularda karar vermeye çalıştığım günleri düşünmek çok zor geldi, geçti çok şükür deyip yoluma devam etmek daha iyi şimdilik, yine de bir gün, belki birilerine faydası olur diye yazarım.
Nohut, bir hafta kadar oldu, öğlen uykusunu kaldırdı, son zamanlarda uyutmak çok zor hale gelmişti, öğlen uyuduğunda akşam geç saatlere kadar yine uyutmak mümkün olmadığından, bebekliğinden beri uyku sevmez bir çocuktu zaten, öğlen uykusu uyumuyor artık. Bağışıklığının biraz toparlanmasını beklediğimiz için bir süredir pek dışarı da çıkmıyoruz, gün içinde muazzam bir enerjisi oluyor, hem koşturup hem nefes almaksızın konuşuyor. Doğduğundan beri ilk defa kendimi bu kadar yorgun hissediyorum. Dışarı çıkmak ikimize de iyi geliyormuş galiba.
Şimdiye dek kışı hep özlemle bekler, çok severdim, bu kış ilk kez yazı özlüyorum, hastalıklardan uzakta, güneşin altında, toprakla suyla iç içe olduğumuz günleri. Yine gelecek, değil mi?


19 Kasım 2017 Pazar

Uzun zamandır aklımda çocuklarda iki yaş civarında had safhaya ulaşan paylaşmama durumu ile ilgili yazmak. Her yaşa özgü gelişim özellikleri var ve iki yaşın en önemli özelliği de sürekli “ben” demesi. Önce ben diyecek ki ardından başkaları gelecek. Bu dönemde “benim dediğim olacak, her şey benim” tavrı sağlıklı gelişimin bir parçası. Ancak bizim bu tavra yaklaşımımız bazı şeylerin değişmesine ya da kalıcı hale gelmesine sebep olacak.  Ayrıca bu gelişim özelliklerinin her çocukta farklı yoğunluklarda yaşanacağını bilmek de önemli. Biz, mesela, “benim” durumunu hayli yoğun yaşadık. Oyuncağı alınınca canı yanmış gibi yüksek perdeden uzun süre ağladı, en ilgilenmediği oyuncaklarını bile kimseye vermek istemedi. Bir dönem parkta sallandığı salıncağa başkası binince “o benim salıncağım” diye ağladığı oldu.
Bu gibi durumlarda malumunuz insanlarımızın genel tepkisi, olur böyle bu dönem normal geçici demek yerine, aa hiç öğretmemişler çocuğa paylaşmayı, ne ayıp gibi bir yaklaşım oluyor, bu tavır da sizi gerip çocuğunuza yanlış yaklaşımlar sergilemenize neden olabiliyor. Bir paylaşmayan çocuk annesi olarak bu gibi durumları sıklıkla yaşadığım için, kendime sık sık hatırlattığım şey kimseyi umursamamak (sakin, üzerinde düşünülmüş, yardım etmek niyetli eleştiri ile anında yapılan, öfkeli kınamaları zaten rahatlıkla ayırt edebilirsiniz, umursamamak derken ikinciyi kast ediyorum elbette) Çünkü iki yaşında bir çocuğun paylaşmak istememesi gelişiminin doğal bir parçası, gayet normal bir durumdur, kınayanların, eleştirenlerin bilgisizliği sizin çocuğunuza bildiğiniz halde yanlış yaklaşmanıza sebep olmasın.
Yanlış yaklaşım; çocuğu paylaş diye zorlamaktır çünkü paylaşmak içten gelmeli, gönüllü olmalı, başka türlüsünün adı paylaşmak olmaz zaten.
Peki, gelişimin normal bir parçası diye hiçbir şey yapmayacak mıyız? Elbette yapacağız ama bunun normal olduğunu bilmek ve sürekli hatırlamak bence ilk ve çok önemli bir adım.  Bu bilgiyi içselleştirmek, çocuğunuzun krizlerini, ağlamalarını, sakinlikle karşılamayı kolaylaştıracaktır.
Neler yaptık, yapabiliriz kısmına gelirsek:
Oyuncağının kendisinin olduğu, onda kalacağını anlatıp vurguladım. Benim dediğinde, tamam senin, arkadaşın bakıp geri verecek, merak etmiş bakıp verecek gibi açıklamalar yaptım. Çünkü çocuk, birisi aldığında oyuncaklarının tamamen elinden gittiğini düşünüyor olabilir. Burada kontrolün kendisinde olduğunu ona hissettirmek önemli, böylece o da daha rahat hissedecektir. Kontrolün kendisinde olduğunu hissettirmek için yine, arkadaşın gelince hangi oyuncağını paylaşmak istersin, bunlardan hangisini vermek istersin gibi konuşmalar yapabiliriz. Paylaşmak istemediği oyuncaklarını önceden kaldırabilir. Misafir gelmeden önce eğer oynanmasını istemediğin bir oyuncak varsa kaldıralım diğer oyuncaklarınla arkadaşınla birlikte oynarsınız diye konuşup düzenleme yapıyorduk.

Bizde en etkili olan yol; paylaşım konulu hikayeler ve oyunlar oldu.
Oyuncaklarını paylaşmak istemeyen bebekleri canlandırdık, çözümler aradık. Paylaşım konulu hikayeler okuduk, sonra hikayeleri kendi yaşadıklarıyla bağlantılandırarak sorular sordum, “Sen de böyle bir şey yaşamıştın, sonra ne olmuştu?” gibi.
Parkta oyuncakları paylaşmak istemediğinde, sıra kavramını ısrarla vurguladım. “Sırayla kayıyorsunuz, sırayla sallanıyorsunuz, parktaki oyuncaklar herkesin” binlerce defa kurduğum cümlelerden.
Burada şu önemli, bu cümleleri çocuk sakinleştikten sonra yapmak gerekiyor. Bu benim zorlandığım konulardan biriydi, otomatik olarak “ama parktaki oyuncaklarla herkes oynayabilir” diyordum, ama çocuk ağlıyorsa önce onun duygularına odaklanmak gerekiyor,” sadece sen mi oynamak istedin, sen binemediğin için mi üzüldün?” gibi cümlelerle duygularını anladığınızı hissettirmek gerekiyor, çünkü ancak alt beynin (kısaca, beynimizin öfke, korku gibi yoğun duygularımızdan sorumlu, ilkel tepkiler veren bölüm) alarm halini sakinleştirebilirsek üst beyin (düşünme, hayal etme, plan yapma gibi daha karmaşık zihinsel işlemlerin yapıldığı bölüm) mesaj alabilir hale geliyor.
Bir de Nohut konuşmayı çok sevdiği için bu konular hakkında uzun uzun konuştuk. Mesela oyuncağını paylaşmadı, aradan bir süre geçip sakinleştikten sonra, sen oyuncağını vermediğinde arkadaşın sence neler hissetti, biz de onların evine gittik o seninle oyuncaklarını paylaştı, vermeseydi sen ne hissederdin gibi sorularla gelişen duygusal muhabbetler yaptık😊
Paylaştığı zamanlarda bu davranışını vurgulayarak, ön plana çıkarmaya çalıştım. Ne güzel paylaştın arkadaşınla, (karşı tarafın hislerine odaklanarak) çok sevindi onunla paylaştığın için.
Kısaca;
Paylaşmadığı sırada ağlıyor ve üzgünse önce onun hislerini anladığımızı çocuğa hissettirmek
Sakinleşince diğer tarafın hislerini konuşmak.  Bu konuşmayı hikayeler ve oyunlar yoluyla da yapabilirsiniz.
Çocuklar,  paylaşmayı ve empati kurmayı üç yaş civarından önce tam manasıyla anlayamazlar. Ama sakin, sabırlı, anlayışlı yaklaşımlar çok hızlı ve güzel ilerlemeler kaydetmelerini sağlar. Anlamalarını ve hayata geçirmelerini kolaylaştırır. Nohut şimdilerde paylaşma konusunda çok daha gayretli, parkta sorun yaşamıyoruz, evde de çok kıymetli birkaç oyuncağı dışında oyuncaklarını paylaşıyor. Elbette, çocuk olduklarını hiç unutmamak gerek, zaman zaman hızlı gelişmeler olduğu gibi o günkü duygu durumuna bağlı farklılıklar da olabilir.

Çocuklarla yaşadığımız krizleri ( evet biliyorum bazen çok zor) fırsatlar olarak görmek işimizi kolaylaştıracaktır. Önce kendimiz, sonra çocuğumuz için öğrenme fırsatı. Örneğin, paylaşma sorunları empatiyi, bir arada yaşamayı öğrenmeleri için şahane fırsatlar. Yaklaşımlarımızın, sürekli uyguladığımız sorun çözme biçimlerinin zaman içinde onların sorun çözme biçimlerine dönüşeceğini unutmayalım.

17 Kasım 2017 Cuma

Genelde beğendiğim kitapları paylaşıyorum ama bugün ikircikli duygular içinde olduğum bir kitap hakkında yazacağım. Nohut’un tuvaletini söylemesine çok faydası olan ama hikayesi hakkında kafamda soru işaretleri olan bir kitap: Güle Güle Kakalar.
Genelde kitabı okuduktan hemen sonra o da lazımlığına oturmak istiyordu. Hikayesini ben değiştirerek, genel hatlarıyla şöyle okuyordum.
Arda kakasını yapmaya çalışmış, uğraşmış, yapamamış, aradan zaman geçmiş akşam olmuş, tekrar denemiş ve yapmış, çok sevinmiş, lazımlığı tuvalete dökmüşler babasıyla, akşam annesi ona kitap okuduktan sonra rahatça uyumuş.
Kitabın asıl hikayesi ise şöyle. Parantez içlerinde içimi döktüm 😊
Arda bez kullanmayı bırakmış ama kaka yapmaya korkuyor, kakasını hemen yapmak yerine Bayan Kaka’yi içeride bekletiyor. (Bayan mı Kaka? Kakaya basitçe sadece kaka desek)
Arda’nın babası kaka yapması gerektiğini söylüyor ama Arda yapamıyor.
“Eğer anne kakanın gitmesine izin vermezsen baba kaka ve çocukları minik kakacıklar onu merak eder. Anne kaka asla evine geç gitmez.” diyor (Bu açıklamanın oldukça sıkıntılı olduğunu düşünüyorum. Çocuk acıyacağından korkarak tuvaletini yapmak istemiyor olabilir, bir de üstüne ona çocukları annesinden ayrı bırakma suçluluğunu, onları bir araya getirme sorumluluğunu neden yüklüyoruz? Sadece kakasını yapması gerektiği, yaparsa rahatlayacağı gibi güven verici açıklamalar yerine neden iki yaşındaki bir çocuğun kafasını bulandıracak böyle bir şey anlatalım?)
Arda düşünür, şu anda minik kakacıklar annelerini çok merak ediyor olmalı. (Tuvaletini yapamamak birilerinin annesinde ayrı kalıp üzülmesine neden olmamalı.) Sonra kakasını yapar. Anne kaka eve gitme zamanı gelmişti diye rahat bir nefes alır, onu tuvalete döküp uğurlarlar. Evine koşar. Yolda eve gitmek için telaş eden başka kakalara da rastlar. Çünkü hala kaka yapmamak için direnen çocuklar vardır. (Direnen çocuklar? Direnen çocuklar ve bunun sonucunda üzgün kakacıklar, işleri, duyguları neden bu kadar karıştırıyoruz hiç gerek yokken?)
Bu esnada ağlayan kakacıkları baba teselli ediyordur, anneniz market kuyruğunda gelecek diye. (Durum daha da dramatikleşiyor, üstelik baba çocuklara yalan söylüyor)
Anneleri gelince çok sevinirler. Anne kaka ardanın ne kadar iyi bir çocuk olduğunu ama zaman zaman kaka yapmakta zorlandığını anlatır. Arda da o gece karnı rahatladığı için güzelce uyur. (İyi bir çocuk olmayla kaka yapmakta zorlanmayı hiç bağlantılandırmasaydı keşke. Ve baştan beri yapılabilecek açıklama şu aslında, her çocuk zaman zaman kaka yapmakta zorlanabilir, bu gayet normaldir, olabilir, sonra yapıp rahatlar.)

İki yaş civarındaki çocukların basit, somut, gerçekçi hikayeler dinlemeye ihtiyaçları vardır. Çünkü henüz çevrelerindeki dünyayı, gündelik hayatı zihinlerine yerleştirmekle meşguldürler. Tuvalet söylemek, yapmak, lazımlık, kaka gibi kavramları, durumları henüz yeni anlayıp yerleştirmeye çalışırken onlara “anne kaka, kakanı yapmazsan çocuklar annelerinden ayrı kalır, ağlar” gibi gerçekdışı, ortada hiçbir neden yokken kendisini suçlu ya da üzgün hissetmesine neden olacak hikayeler anlatmak doğru değildir. Tam tersine rahatlatıcı, güven verici, yeni öğrendiği kavramları açık, net ve somut şekilde anlatacak hikayelere ihtiyaçları vardır. Tuvalet eğitimi hikayeleri ne olabilir mesela? Kendisinin yaşadığı duruma benzer şeyler yaşayan çocukların hikayeleri olabilir, lazımlığa oturmak istemeyen ya da kakasını yapmak istemeyen bir çocukla ilgili basit, kafa karıştırmayan, kendisiyle özdeşleştirebileceği çocukların olduğu, onun hissettiği şeylere benzer duygular hisseden çocukların hikayeleri. Kakasını yapmakta zorlanan bir çocuğun hikayede üzgün ya da korkmuş hissetmesinde bir sıkıntı yoktur çünkü muhtemelen çocuk da öyle hissediyordur ama kakasını yapmadığı için anne kaka ve çocukları ayrı bıraktığını düşündürmek ve sonucunda çocuğun kaka yapamadığında üzgün ya da suçlu hissedebilecek olması hiçbir pedagojik doğruyla örtüşmez.

13 Kasım 2017 Pazartesi

Paylaşıyorum



2-4 yaş grubu çocuklara paylaşmayı teşvik için önerebileceğim harika bir kitap: Paylaşıyorum. Özellikle kardeşi olan ya da olacak minikler için bire bir, ama olmayanlar için de güzel, çünkü etraflarında kendilerinden küçük birileriyle oyuncak paylaşmak durumunda kaldıkları muhakkak oluyordur.
Kitabın hikayesi kısaca şöyle: Annesi çocuğundan kardeşiyle oyuncaklarını paylaşmasını istiyor ama o paylaştıkça oyuncaklar kirleniyor, bozuluyor vb. Sonunda kardeşiyle birlikte banyo yapıp annelerine sarılıyorlar ve annelerini mutlu bir şekilde paylaşıyorlar. Kardeşim kitaba bakınca “ee paylaşınca hep kötü şeyler oluyor” demişti.  Paylaşmanın güzel olduğunu anlatan, paylaşınca hep güzel şeylerin olduğu bir hikaye de yazılamaz mıydı bunun yerine? Evet yazılabilirdi, ama bu kadar etkili olmazdı bana kalırsa. Çünkü paylaşmak söz konusu olduğunda, kardeş kıskançlığı, kardeşe duyulan öfke söz konusu olduğunda genelde tavrımız “paylaşmalısın, paylaşmak güzeldir, kardeşini sev” oluyor ama çocuğun kardeşine duyduğu öfkeden, öfkeli davranışlarından, paylaşınca başına gelen olumsuzluklardan hiç bahsedilmiyor. Çocuklar ise anlaşılmadıklarını hissettikçe daha çok öfke ve üzüntü duyuyorlar. Burada devreye onun gibi olan, onun yaşadıklarını yaşayan, onun hissettiklerini hisseden kahramanları olan kitaplar giriyor. Okuduğu kitaptaki karakterlerin ona benzer durumlar yaşaması ve onunla aynı duyguları hissediyor olması, yalnız değilim hissini yaşatıyor ve zorluklardan sonra gelen çözümler sorunlarıyla baş etmeleri için bir kapı aralıyor.  Okurken, bize de duyguları hakkında konuşma fırsatı sunuyor, böyle olunca neler hissettin, ne yaptın vb. (Çocuğun yaş düzeyine göre sorular değişebilir.)
Kitabın komik ve eğlenceli havası ise çocuğun yaşadığı zorluğa, üzüntüye farklı bir hava getirmek için işe yarıyor. Biz okurken, bir yerinde kardeşinin paylaş demesini komik bir ses tonuyla söylüyoruz mesela, bebeğin eşyaları amacına uygun kullanamayışını, battaniye sırılsıklam oldu gibi, komik bir havayla okuyoruz,  kitabın komik ve tatlı resimleri de işimizi kolaylaştırıyor.


Nasıl Bir Anne?

Annelerin yazdıklarını, yorumları, anneler hakkında yazılanları okudukça, konuşulanları duydukça kafamda şöyle bir tablo beliriyor. Çok genel hatlarıyla; iki anne tipi var, biri her şeyi en iyi şekilde yapan ya da yaptığını düşünen anneler diğerleri de onların mükemmel anneliğiyle dalga geçenler. Elbette insanlar arası ilişkiler, insanların ilişkilerde benimsedikleri roller bu kadar basite indirgenemez ama durumu özet ve basit şekilde anlatmak için aklıma şu örnek geliyor, okul zamanlarından hatırlayacağımız, çalışkan ya da nam-ı diğer inek öğrenciler ve onlarla dalga geçen zeki ama tembel öğrenciler. İnek öğrenciler öğretmenin desteği, sevgisini kazanır ama arkadaşlarının öfkesiyle karşılaşır. Kendilerine başarılı olmak üzerinden bir kimlik inşa ederken, tembel ama zekiler onların başarısını alay yoluyla alaşağı edip değersizleştirir, kendilerine başarılı olmayı umursamayan ama zeki olmayı önemseyen bir kimlik geliştir, zeki olmak önemlidir çünkü özgüven kazanmanın yolu dalga geçerken zeka pırıltıları sergilemektir. İki yaklaşım da sıkıntılıdır, çünkü ikisinde de her halimizle kendini kabul yoktur. İlk gruptakiler merakla öğrenmenin keyfini yaşamak yerine hep başarılı olmak zorunda olmanın kaygısını yaşar ikinci gruptakiler zekasını kötüye, başkalarının başarısını değersiz göstermeye kullanır.
Keşke çocukluğumuzdan bu yana içinde olduğumuz ve büyüdüğümüzde de sadece şekil değiştiren kısır döngüleri fark edebilseydik, bence ilk yapacağımız şey onları kırmak olurdu.  Nasıl ki çocuklara yaşamlarına başarılı olmak ya da olmamak üzerinden bakmamalarını öğretmemiz gerekiyorsa, kendimiz de anneliğe mükemmel olmak ya da olmamak, iyi anne ya da kötü anne olmak üzerinden bakmamalıyız.
Önce kendi anneliğimizi olduğu gibi kabul ederek işe başlayabiliriz, bu bize başkalarının anneliğini kabullenmeye giden yolu açacaktır. Her annenin çocuklarıyla olan iletişimi kendine has ve özeldir, her annenin güçlü yanları olduğu gibi zayıf yanları vardır, her anne çocuklarına bazen çok güzel rehberlik edip yol gösterebildiği gibi bazen de hatalar yapabilir. (Kasıtlı istismar ve ihmal durumlarını konu dışı tutuyorum.) Birbirimizi neden yanlışlarımız ve doğrularımız üzerinden değerlendiriyoruz? Bir anne başka bir anneyle karşılaştığında, neden gözüne çarpan ilk şey onun hataları oluyor? Kendince en doğrusunu yapan annenin, başka bir annenin hatalarını eleştirmesini doğru bulmuyorsak, çocuğuna emek veren, iyisini yapmaya çalışan annelere de “o çocuğuna hiç mi bağırmıyor, hepsi yalan” tarzında bir yaklaşımı da doğru bulamayız, hatta bana kalırsa, iki yaklaşım sonuçta aynı noktaya çıkmaktadır; ancak başkaları yanlışsa, kötüyse ben doğru, ben iyi olabilirim.
Ayrıca bu düşünme tarzı, çocuğa kötü davranmayı hem kendisi hem başkaları için normalleştirerek baştan yıkılmaya mahkum bir binanın temelini atmış olur. “Herkes çocuğuna bağırıyor, onlar kendilerini başka gösteriyor, mükemmeli oynuyor” gibi bir düşünce neresinden tutacak olursanız parçalanan, temeli olmayan olmayan bir düşüncedir. Bu sonucu kafasında belirleyip insanların yanlışlarını ikna olduğu düşünceye uydurmaktır. İşleri bu kadar karıştırmak yerine çocuğumuza daha az bağırmanın, daha iyi davranabilmenin yollarını aramak daha kolay değil mi?
Diyorum ki; insanları bırakalım, doğrulara, değerlere, temele ne attığımıza bakalım, kafamızda çocuk büyütme ile ilgili tutarlı, sağlam dayanakları olan bir bina inşa edelim. Sürekli başkalarının çocuğuna ne yaptığıyla ilgilenen, farkında olmadığımız duygularımızın yönlendirmesiyle bulanık, değişken bir yaklaşım hem kendimize hem çocuklarımıza zarar verir. Önce kendi duygularımızı anlamaya çalışmakla işe başlayalım. Öfkemizi, kaygımızı. Sonra en önemlisi, çocuklarımızın duygularını anlamaya çalışmakla. Yani empati, en çok ihtiyaç duyduğumuz ama hiç bulamadığımız şey. Sokak ortasında çılgınca bağırdığında belki çocuğumuzu anlayamadık, ama biraz daha sakinleştikten sonra deneyebiliriz. Ne hissediyordu, bize aslında ne anlatmak istiyordu? O sırada biz ne hissettik? Ne yaptık, ne hissettiğimiz, ne düşündüğümüz için öyle davrandık? Farklı ne yapabilirdik?
Başkalarını, çocuklarımızı ve kendimizi öyle kolay yargılıyoruz, etiketliyoruz ki, şimdiye kadar sık rastladığımız kötü anne etiketine son dönemde bence bir yenisini eklemiş olduk, zıttını; mükemmel anne. Kendimizden daha iyi olduğunu düşündüğümüz anneye yapıştırdığımız bir etiket mi bu? Bunu demekle, kabullenemediğimiz ama birileri tarafından bize yapıştırılmış olan kötüyü kapsayan tüm etiketleri alıp ters çevirip başkasına yapıştırıyor olabilir miyiz?
Okulda, çocuklarla çalışırken onların sözlerden, etiketlerden ne kadar çok etkilendiğini, üzüldüğünü ve o etiketleri yıllarca taşıyıp ağırlaştırdığımızı bilen biri olarak soruyorum, birbirimizi etiketlemeden, yargılamadan iletişim kurmanın bir yolu yok mu?
Ben, anlamaya çalışmayı öneriyorum. Başkası senin yürüdüğün yolları yürümedi, başkasının seninkinden çok farklı bir ailesi oldu, senin çektiğin acıları hiç yaşamadığını düşündüğün o çok mutlu görünen insan belki de senin yaşadıklarından çok daha zorunu yaşadı. Hiçbir şey bilmediğini sandığın o anne belki senin bildiklerinden daha fazlasını seziyor, kalbiyle anlıyor. Anneliğini eleştirdiğin kişinin koşullarında sen olsaydın, belki sen de onun yaptıklarının aynısını yapacaktın.

Herkesi anlayamayız diyenler olacaktır, işe kendimizle başlayabiliriz, içimizdeki o yargılayan sese sorarak; seni hiç anlamadılar mı?

3 Kasım 2017 Cuma

Ekrandan Uzakta

Geçenlerde Nohut’a eve yakın bir yerlerde bir oyun mekanı bulduğumdan bahsetmiştim. Birkaç kere gidip orada oynamış ve çok sevmişti. Orada oyun grubu çalışmalarının yapıldığını öğrenince bir deneyelim dedik. Gitmeden önce kimbilir ne güzel şeyler yapacağız diye heyecanlanarak gittiğim çalışma hayal kırıklığıyla sonuçlandı. Oyun grubu çalışmasından önce, çalışmanın içinde ve sonrasında televizyon açtılar. Çocukların zaten dağılmaya hazır olan dikkatleri böylece tamamen dağılarak, yüksek sesli müzik ve çocuk sesleri arasında sesini duyurmak için bağıran bir öğretmen, ardından bangır bangır bir müzik ve çocuk çığlıklarıyla çalışma sona erdi.
Sonrasında, rahatsızlığımı dile getirmem gerektiğini düşündüğüm için hem öğretmenle hem de yerin sahibiyle konuşup meramımı anlatmaya çalıştım. Televizyon talebinin velilerden geldiğini söylediler ve televizyonun o kadar da kötü bir şey olmadığını anlatarak beni ikna etmeye çalıştılar.
Benim ekran konusunda düşündüklerim ise şöyle:
1.       Başlamadan önce şunu vurgulamam gerek: çocuğuna ekrandan bir şey izletmiyor süper anne, izletiyor kötü anne diye bir şey yok elbette, zaten hiçbir konuya böyle yaklaşmamak gerektiğini düşünüyorum. Her annenin güçlü ve zayıf yönleri vardır. Benim de öyle. Bir anne olarak zorlandığım konular oluyor, istemediğim tepkiler verdiğim oluyor, yanlışlar yapıyorum ama şunu biliyorum; yapabildiğimin en iyisini yapmaya çalışmalıyım. Meselemiz, çocuklarımız için daha iyisini yapmak için uğraşmak, bunun için okuyorum, bunun için burada yazmaya çalışıyorum.
2.       Amerikan Pediatri Derneği, iki yaşın altındaki çocukların hiçbir ekran görüntüsüne maruz kalmaması gerektiğini söylüyor.

3.       Beyin gelişimi büyük ölçüde 0-3 yaş döneminde tamamlanıyor. Bu uzun uzun yazılacak bir konu ama çok kısaca; bu dönemde beyin daha sonra hiç olmayacağı kadar çok büyüyor, çok bağlantı oluşturuyor. Bu dönemin önemi çocukla ilgili her kitapta, her konuda sık sık vurgulanıyor. Bir japon atasözü şöyle diyor mesela: “Üç yaşına kadar yaşananların etkisi yüz yaşına kadar sürer.” Peki bu dönem bu kadar önemliyken, çocuğu zenginleştirecek uyaranlarla doldurmak, sağlam ve temiz bir temel atmak için uğraşmak varken, neden ekrana mahkum olalım ki?
4.       Çocukları televizyondan uzak tutmak çok zor diyenlere; yalnızca sizin öyle düşünmenizi sağlayan bir sistem var.Nohut’ dan önce evimizde televizyon yok diyenler uzaylıymışım gibi bakıyordu, çocuğuma televizyon izletmiyorum, ekrandan bir şey göstermiyorum dediğimde de benzer bir tepki alıyorum. Neden çocuğumla iyi vakit geçirmek için zihnimi bulanıklaştıran, fark ettirmeden etkileyen, satın almak istemediğim şeyleri bile reklamlar vasıtasıyla aldırtan bir cihaza bağımlı olayım ki? (Ekrandan, telefon, tablet vb uzak tutmak televizyon kadar kolay değil biliyorum)
5.       Televizyonda ya da bilgisayarda eğitici programlar var. Mesele programın içeriği değil, elbette şiddet içeren şeyleri izlemesindense eğitici program izlemesi yeğdir. Ama mesele ekranın mekanizması, oradaki hızla değişen görüntüler, aşırı uyaran. “Çocuğunuzun İlk Öğretmeni Sizsiniz” kitabında şöyle diyor: “Televizyon ve filmlerden çocuklar çok daha fazla etkilenirler. Çünkü baştan ayağa duyu organı kesilmiş gibidir. İmgeler çok hızlı şekilde değiştiği için çocuklar hikayenin akışını anlamaktan çok en çok iz bırakan kovalamaca, ateş etme, çarpma gibi hareketleri ve diğer unsurları taklit eder. Ayrıca televizyon izlerken hareketsiz kaldıkları için izlemeyi bitirdiklerinde daha çok koşmaya ihtiyaç duyarlar. Ufak çocuğun doğal hali hareketli olmaktır. Çocuklar televizyonda izledikleri bir yığın görseli zihninde işleyemeden otomatik hareketler şeklinde taklit eder.”
6.       “Televizyon ya da benzeri izletmeden çocuğunuzu hayattan soyutlayamazsınız.”Bilakis, ekranı  izleyen çocuğun hayattan uzaklaşma ihtimali daha fazladır, hayat ekranda hızla değişen görüntüler, sesler, iki boyut değildir. Hayat akan su, esen rüzgar, yağan yağmurdur, toprağa değen çocuk elidir, değişen mevsimler, doğada keşfetmekle bitiremeyeceğiniz çeşitlilik, canlılıktır. Ekran  izlemeyen çocuk hayatla daha fazla bağ kurma şansı yakalar.

7.       “Hiç izletmemek mümkün mü? Başkalarından görüp isteyecek.” Evet biraz daha büyüdüğünde izlemek isteyebilir ve kontrollü izleyebilirama beyin gelişiminin büyük ölçüde tamamlandığı 0-3 yaş arasında çocuğumuz daha fazla bizim kontrolümüzde. Bizim göstermediklerimizden, almadıklarımızdan bihaber. NaomiAldort, Çocuğunuzla Birlikte Büyümek kitabında şöyle diyor:“Yaşadığınız ortamı ne derece kontrol altına alacağınız sizin yaşam biçiminize ve bir ebeveyn olarak tercihlerinize bağlıdır. Ebeveynlerin çoğu çocuklarını silahlardan, ilaçlardan, şiddet içeren haber ve medya içeriklerinden, sigaradan, alkolden, kahveden vb korurlar. Bu tür maddeleri evde bulundurup ondan sonra da çocuğun bunlara dokunmasını yasaklayamazsınız. Bunun yerine bu tür maddeleri ortada bırakmamanız gerekir. Örneğin, eğer çocuğunuzu şekerciye götürüp sonra da şeker yemesini yasaklarsanız, gücenir ve kendini çaresiz hisseder. Ama eğer şekerciye götürmeyip ona evde daha sağlıklı yiyecekler sunarsanız, kendini özerk hisseder ve tatmin olur. Aile hayatınız konusunda çocuğunuza liderlik yapmalısınız; böylece o da kendine güvenme özgürlüğünü elde eder. Büyüdükçe daha fazla şeye ulaşabilmeye başlar, ama kendine güvendiği için tercihlerini sosyal baskıyla değil, kendi istek ve değerleri doğrultusunda yapar.” Burada, kendi yaptıklarımız, kendi tercihlerimiz öne çıkıyor, sen şekerli gıdadalar tüketmiyorsan çocuğun da görmediği için tüketmeyecektir ya da sen elinde telefonla video izlemiyorsan o da izlemek istemeyecektir.
8.       “Birazcık izlemekten bir şey olmaz.” Katılmıyorum. Ekran çok hızlı şekilde bağımlılık yaratıyor. Ekrandan birkaç kez hareketli, renkli şeyler göstermeniz çocuğunuzun daha çok izlemek istemesine neden olacaktır. Çocuk ısrarına dayanmanın ne kadar zor olduğunu hepimiz biliriz. Birazcık izletip her seferinde mücadele yaşamaktansa hiç izletmemek daha iyidir. Bir de gösterip sonra izin vermemekle ekranı daha cazip hale getirmiş olursunuz. Aldort’un şekerci örneğindeki gibi, şekerciye götürüp sonra da bir daha şeker yok diyemezsiniz.
9.       “Bazı programlar konuşmayı, hayal gücünü geliştiriyor, yeni şeyler öğretiyor.”Hayır, çocuklar yaşayarak, dokunarak, somut yollarla öğrenir. Ekrandan öğreneceğine hiç öğrenmesin daha iyi düşünüyorum. Üç yaşa kadar zaten bakarak, dinleyerek bir şeyler öğrenmesi değil hareket etmesi, deneyerek öğrenmesi önceliklidir. Hayal gücünü geliştirmeyi bırakın, tam tersine söndürür çünkü orada her şey etkili görsellerle tamamlanmış, bitirilmiş haldedir, hayal gücüne serbest alan bırakmaz. Sizce bir çiçeği gören, koklayan, dokunan, çiçek tohumları ekip büyüdüğünü gören, çiçek kuklalarıyla masallar anlatılan, çiçek isimleri geçen hikayeler okunan bir çocuğun hayal gücü mü daha zenginleşir yoksa ekranda çiçeklere bakan bir çocuğun mu?
10.   “Canı sıkılıyor, yapacak bir şey bulamıyoruz” Ekrana baktıkça, canı daha çok sıkılacak, çünkü kendi kendine oynamayı, kendini eğlendirmeyi öğrenemeyecek. Bir takım görüntülerin onu oyalayıp eğlendirmesini bekleyecek.

Yazdıklarımı okuyan ve çocuğuna küçük yaşlarda ekrandan bir şeyler izletmiş ebeveynler olabilir, bunu doğru bulanlar, tercih ediyorum diyenler olabilir; niyetim onları yargılamak, “aa çok yanlış yapıyorsunuz” demek değil. Bunun bir tercih olup olmadığını düşünelim diyorum, başka türlü de olabilir mi? Öyle olması gerekiyormuş gibi gelen şeylere mecbur muyuz?

Bize “böyle gelmiş böyle gider, doğrusu budur, bundan bir şey olmaz, olsa bile n’olacak ki, çok da zararı yok” gibi temelsiz varsayımlarla, çok normalmiş gibi sunulan şeylere mecbur değiliz diye düşünüyorum. Bir çocuğun hareket etmesi, oyun oynaması normal, ekran başında oturması değil, çocukların sevdiği yiyeceklerin şeker, çikolata olması bizim onlara verip alıştırmamız nedeniyle, normal damak tatları bu değil. Çocuklar eğlenmek için yüksek seslere, hareketli uyaranlara ihtiyaç duymaz, biz öyle olduğunu sanıp alıştırdığımız için hep daha hareketlisini, daha seslisini ister hale gelirler. Çocukluk daha pasif olup daha çok tüketmemiz için bize anlatıldığı, empoze edildiği gibi değil. Çocukluk akıp giden duru bir ırmak gibi, yolunu kesmeyelim, bozmayalım kirletmeyelim yeter ki, su yolunu bulacaktır.


*Çocuklara oyun grubunda eğitici aktivite olarak ekran sunulurken bunu yapmak kolay değil biliyorum ama farkındalığımız ve çabalarımızla bir şeyleri değiştirebileceğimize inanıyorum.

29 Ekim 2017 Pazar

Hikayeler ve Masallar

Çocuğunuzun İlk Öğretmeni Sizsiniz kitabında çocuklara hikayeler ve masallar anlatmanın önemini sık sık vurguluyor. Şöyle diyor: “Okuduğumuz veya duyduğumuz şeyleri hayal gücüne veya hayallere dönüştürmek ilk anda iç gözümüzde onları canlandırdığımız için kolaydır. Buna karşılık gördüğümüz imgeler çok kalıcı bir etkiye sahiptir ve bize tamamlanmış halde sunuldukları için fazla değişime açık değildirler. Televizyon ve filmlerden çocuklar çok daha fazla etkilenirler. Çünkü baştan ayağa duyu organı kesilmiş gibidir (dev sünger örneğini hatırlayalım) İmgeler çok hızlı şekilde değiştiği için çocuklar hikayenin akışını anlamaktan çok en çok iz bırakan kovalamaca, ateş etme, çarpma gibi hareketleri ve diğer unsurları taklit eder. Ayrıca televizyon izlerken hareketsiz kaldıkları için izlemeyi bitirdiklerinde daha çok koşmaya ihtiyaç duyarlar. Ufak çocuğun doğal hali hareketli olmaktır. Çocuklar televizyonda izledikleri bir yığın görseli zihninde işleyemeden otomatik hareketler şeklinde taklit eder.
Masallar ve hikayeler, film veya çizgi filmlere dönüştürülünce çağrıştırıcı niteliğini kaybeder, fazla etkili ve anlamsız hale gelirler. Aynı masal ve hikayeler el kuklaları veya ipli kuklalarla canlandırıldığında bu deneyim çocuklar için sakinleştirici ve iyileştirici olabilir.
Ayrıca masallar, çocukların kötülükle baş etmelerine yardımcı olur. Korkularının üstesinden gelmelerinde ve yeterlilik duygusu geliştirmelerine yardım eder. Kötülüğü çocuğun travma yaşamadan aklında bir yerlere koyabileceği şekilde ortaya çıkarmasını sağlar. Masal dünyası ile ufak çocuğun dünyası temelde aynıdır; her dünyada mutlak ahlaki kurallar, esnek hayal gücü ve değişim ve dönüşüm için sınırsız imkanlar mevcuttur.”
Kitaba göre küçük yaştaki çocuklar için masallar basit, gündelik hayatıyla ilgili olmalı.  “Çünkü günlük olaylar ufak çocuk için büyük bir maceradır, dolayısıyla masallarda onları tekrar tekrar yaşamak ona büyük zevk verir. Yavaş ve melodik bir sesle günlük hadiselerle ilgili masallar anlatılması iki yaşındaki bir çocuğun çok hoşuna gider.
Üç yaş ve üzerindeki çocuklar ise sizin çocukluğunuzla ilgili hikayeler dinlemeyi sever.
Çocuklar kendileriyle, özellikle de bebeklikleriyle ilgili hikayeler dinlemeye bayılır. Örneğin; anneannelerine gittiklerinde söyledikleri veya yaptıkları şeylerin anlatılmasını çok severler.” (Yaptığımız her şeyi tek tek anlatıyoruz anneannesine gidince.)

“Çocuklara küçük yaşlarda çok kısa ve basit hikayeler anlatın, zamanla uzun ve bol tekrarlı olanlara geçin, en sonunda hayal ürünlerinin olduğu masallara geçin.”

26 Ekim 2017 Perşembe

Ebeveynlik Kibri

Son yıllarda anne baba yaklaşımlarının çocuğun kişiliğinin oluşumunda ne kadar etkili olduğunun ortaya çıkması, bu bilginin yerleşmesi, kabul görmesi bir yandan çok güzel, ümit verici ama bununla birlikte şöyle bir eğilim var, pek çok kişi, çocuğun gelişiminde, kişilik oluşumunda tek etken, tek sorumlu anne babaymış gibi davranmaya başladı. Çocuk onlara göre yanlış bir davranışta mı bulundu; annesi iyi eğitemedi, çocuk ters bir cevap mı verdi; annesi hiç öğretmemiş vb. Ben bunu, bir yığın araştırma vb sonucu ortaya çıkmış güzelim bilgileri yarım ve yanlış anlama, işine geldiği gibi kullanma eğilimine ve modern hayatın, modern insanın her şeye gücünün yettiği yanılsamasının hayatın her alanında etkili hale gelmesine bağlıyorum.  İnsana yaklaşımımız da doğaya yaklaşımımız gibi. Her şey bizim elimizde ve denetimimizdeymiş gibi davranıp sürekli değiştirmeye, düzeltmeye çalışma, istediğimiz gibi olmayan her şey için de bir suçlu arama.

Unutmayalım ki; mizaç dediğimiz bir şey var. Siz ne yaparsanız yapın, çocuğunuzun bazı özelliklerini değiştiremeyeceksiniz. İçedönükse içedönük, dışadönükse de öyle, ya da başka özellikleri, lider, paylaşımcı, girişken, duyarlı vb olması. Öncelikle işe elimizde olanı kabul etmekle başlamak gerekiyor, onu anlamak, onu bütün ayrıntılarıyla tanımak, bilmek, öğrenmek, sezmek, durmak, bakmak gerekiyor. Yavaşça, sakince. Başkalarının çocuğuyla karşılaştırmadan, komşunun, parktaki teyzelerin yorumlarından etkilenmeden. Bildiğimizi sandığımız her şeyi bir kenara bırakarak, bakmak. Bütün özellikleriyle kabullenmek. Peki sonra? Hiçbir şey yapmayacak mıyız kabullendik diye. Elbette değil. Sonra da gelişim özelliklerini bilmek gerekiyor. Hangi yaşta, hangi ayda ne yapar, hangi davranışları döneminin özelliğidir bunu bileceğiz ki, iki yaşındaki çocuk paylaşmıyor diye “aa ne ayıp şey, ver hemen o oyuncağı bana, çok kızarım” demeyeceğiz. Usul usul, sakin sakin, paylaşmanın, iletişim kurmanın, bir arada olmanın güzelliğini anlatarak, yaşatarak, düşünmesini, kendisinin ve başkalarının duygularını anlamasını destekleyeceğiz. Üç yaşına kadar çocukların alt beyinlerini yani öfke, korku gibi duygularını kontrol edemeyeceğini, hızla gelişmekte olan beyinleri nedeniyle sık sık ağlama, öfke krizi gibi durumlar yaşayabileceğini unutmayacağız. En önemlisi de bizler çocukla ilgili her şeyi şekillendirebilen, değiştirebilen kimseler değiliz. İyi ki de değiliz. Bence bunu bilmek en güzeli, çünkü ebeveynlik kibrine düşmekten bizi koruyor, kendi ruh sağlığımızı böylelikle koruyabiliyoruz. En önemlisi de, hata yapabilen, hatalarından ders alan, çabalamaya devam eden gerçek ebeveynler olarak çocuklarımıza en güzel örnek olma yolunda ilerliyoruz.

25 Ekim 2017 Çarşamba

Oyuncak Hakkında

Tam da “Çocuğunuzun İlk Öğretmeni Sizsiniz” kitabını elimde gezdirdiğim bu sıralarda şu güzel soru geldi: Montessori ve Waldorf oyuncakları, mesela, bir gökkuşağı olmadan ya da pembe kuleler olmadan ya da her gün etkinlik hazırlamadan bu yöntemleri takip edemez miyiz?
Evet, bunlar olmadan da bu yöntemleri fevkalade uygulayabilirsiniz. Bu sıralar Waldorf okuduğum için ve şimdiye dek okuduklarım içinde kendime en yakın hissettiğim yol olduğu için onun üzerinden gideceğim ama daha çok okudukça Montessori ve Waldorf yöntemlerinin aslında pek çok noktada  birbirine benzediğini de fark ediyorum.
Oyuncak ve etkinlik, her ne kadar instagram üzerinde öyle görünüyor olsa da, aslında sandığımız kadar önemli değil. Özellikle ilk bir yıl çocuğun çok fazla oyuncağa ihtiyacı zaten yok. Sizin evinizde keşfedeceği bir dolu şey var zaten. Bakın kitapta ne diyor: Bebeğin kendisi gelişim için yeterli bir araçtır ve bebek kendini ve bedeninin kol ve bacak gibi uzantılarını inceleyerek gelişir.” Bebeğinizin ihtiyaç duyduğu şey, nesnelerle oynamak, hareket etmek ve insanlarla iletişim halinde olmak arasında bir denge kurulmasıdır. Bir yaşına kadar bebekler için tavsiye ettiği oyuncaklar şunlar. Yumuşak toplar, dönenceler, oyuncakları koymak için genişçe bir kutu, altı aydan on iki aya kadar kırılmayacak hafif kap kacak, doğaya ait objelerin bulunduğu bir sepet, kalın sayfalı kitaplar, yürümeye başlayınca itilebilen bir araba, su oyuncakları, tırmanabileceği az basamaklı bir platform

Bir yaşından sonra ise oyuncak alma konusuna biraz daha ciddiyetle eğilebiliriz. Burada da çocuğun gelişimi ve ilgileri göz önünde tutulmalı. Örneğin yürümeye yeni başlayan çocuğun bolca hareket etmeye, yürüme denemeleri yapmaya ihtiyacı vardır. Ona oyuncak yerine rahatça gezinebileceği, hareket edebileceği alanlar sunmak, hareketi destekleyen, teşvik eden oyuncaklar vermek gerekir. Mesela;
Sürülebilir, üç dört tekerlekli bir oyuncak
Üstüne çıkılabilecek kadar sağlam itmeli sürmeli oyuncaklar, bebek arabası, alışveriş arabası gibi
Ahşap kaydırak, tırmanılacak bir platform, salıncak (bizim evde bunları sığdıracak yer yok😊 bunun yerine çocuk parkına sık sık gidilebilir)
Farklı şekil ve boyutta ağaç parçaları
Kum havuzu ve kum oyuncakları
Basit bir bebek
Toplar
Çıkarıp takılabilecek parçalı ahşap oyuncaklar
Matruşka bebekler
Kalın sayfalı kitaplar
Çıkarıp takılabilir parçalı kitaplar
İçinde oynanabilecek geniş karton kutu
Pastel boya

Etkinlik hazırlamak yerine günlük rutininize onu da katmak onun için daha öğretici olacaktır. Elbette bu hiç etkinlik hazırlamayacağız, etkinlik yanlıştır demek değil. Burada, önemli olan sizin yaşamınıza dahil olması. İşlerinizi bir kenara bırakıp onunla devamlı oyun oynamaya çalışmak ya da tamamen işe dalıp çocuğu kendi haline bırakmayı iki uç nokta olarak düşünün. Bunun yerine ikisi arasında bir denge, bazen sizinle işlere dahil olduğu bazen de serbest oyun oynadığı bir düzen hayal edin. Mesela, sabah kalktığında sizi mutfakta hazırlık yaparken izlemesi, pişirdiğiniz yumurtasını soyması, yumurta kabuklarını ya da başka şeyleri toplarken size yardım etmesi gibi. Örneğin, bugün kahvaltıdan sonra ben bulaşıkları yıkarken Nohut içeride oynadı. Yerleri süpürürken o da süpürgesiyle eşlik etti. İçerideyken aklına çekmecedeki uçurtmalar geldi onları çıkarmak istedi, çıkarıp yaptık, evin içinde uçurduk. Sonra boyama yaptık, ardından başka yerleri de boyamaya başladı, önce oyuncaklarını boyadı, evin eşyalarına geçince durdurdum, sadece oyuncaklar dedim, boyadı, arkasından yıkayalım oyuncakları dedik, hem oyuncakları hem de fırçaları yıkadı. Bu işleri bitirdiğimizde zaten öğlen uykusu saati gelmişti. Yani hem birlikte iş hem de etkinlik yapmış olduk. Waldorf yöntemini ya da başka bir yöntemi evde uyguluyor ya da her gün böyle bir ritimde gidiyoruz diye anlatmıyorum bunları, her gün farklı olabiliyor, bazen keyfi olmuyor, bazen ben iş yaparken huysuzlanıyor, çocuk söz konusu olduğunda işler her an değişebilir ve buna uyum sağlamak gerekir, ama şunu demek istiyorum, çocukla mümkün olduğunca birlikte, sabırla ve yavaşça bir şeyler yapmak işin özüdür ve pek çok oyuncaktan daha kıymetlidir, çocuğunuza daha çok şey kazandırır. Peki hiç oyuncak almayacak mıyız? Elbette hayır, ama oyuncak alırken mümkün olduğunca dikkatli ve seçici olmakta fayda var.
Öncelik çocuk için güvenli olması. İkincisi, güzel olması. Nasıl bir his uyandırıyor? Çocuğunuza dünyayı nasıl tasvir ediyor? Doğumundan yedi yaşına kadar çocuğun gördüğü ve içselleştirirdiği şeylerin onun üzerinde muazzam bir etkisi vardır. Yoluna çıkan her şeyi emen dev bir sünger düşünün. Çocuk zihni işte böyle bir şeydir. “Amaan baksın da oyalansın” dediğimiz şeyler onu adım adım inşa eden şeylerdir.
Kitapta çok güzel bir söz var” Çocuğun oyuncaklara ihtiyacı yok, oyuncak fabrikalarının çocuğa ihtiyacı var.”
O yüzden bir kez daha tekralayalım; oyuncak alırken mümkün olduğunca seçici olmakta, doğal, güzel ve basit olanı seçmekte fayda var. En güzeli doğanın, hayatın kendisi, çocuğun hayatı taklit edebileceği ve yeni şeyler üretebileceği oyuncaklar.
Bir de birlikte şarkı söylemek, günlük işlere eşlik eden şarkılar uydurmak, masallar, hikayeler anlatmak, kuklaları, bebekleri konuşturmak
Birlikte iş yapmak (bulaşık makinesine bir şeyler koymak, çöp atmak, bezle toz almak, çamaşır katlamak, çiçek sulamak gibi)
Doğadan topladığınız objelerle oynamak (taşlar, kozalaklar, deniz kabukları gibi)
Saklambaç ya da kovalamaca ya da hareket içeren başka oyunlar oynamak gibi masrafsız oyun ve etkinlikler aklınızda olsun. Bir de oyunla ilgili daha fazla bilgi isteyenlere Aletha Solter’in “Oyun Oynama Sanatı” kitabını, yazdıklarımı okuyup da “ama biz hiç dikkat etmedik, bir dolu oyuncak aldık, yer gök oyuncak” diyenlere oyuncak sadeleştirme konusunda “Daha Sade Bir Hayat” kitabını önerebilirim.

“Biz bunları uygulayamayız, yapamayız” diyenlere; yazdıklarım ideal olanlar, ben de hepsini, her zaman uygulayamıyorum ama uygulamaya çalışmaktan vazgeçmiyorum. Sevgiler:)

20 Ekim 2017 Cuma

Çocuğunuzun İlk Öğretmeni Sizsiniz

Tereddütsüz önereceğim, en iyi ebeveynlik kitapları listeme bir yenisi daha eklendi: Çocuğunuzun İlk Öğretmeni Sizsiniz. Kitap, waldorf yönteminin yaşamın her alanında uygulamasını bütün detaylarıyla anlatmış. Ben anlamam, sevmem waldorf diyenlerdenseniz, bu kitabı okuyun kesin seveceksiniz. İlla bu metodu uyguluyor olmasanız da, kitapta işinize yarayan pek çok yöntem bulacak, çocuğunuzu, bir çocuğun dünyasını daha iyi anlayacaksınız. Benim için öyle oldu, bu kitapla bir çocuğun dünyasının çevresindeki insanlarla, içinde olduğu eviyle ilişkilerini ve hayatın akışıyla nasıl şekillendiğini daha iyi anladım.
Kitabın başlangıcında, değişen dünyada çocuk yetiştirmenin zorlaşması, anne olmaya, evde olmaya karşı değişen bakış açısının çocuk yetiştirmeye etkileri konusundaki tespit ve öneriler yer alıyor. Artık ebeveynler kendi yaşadıkları erken yaşta bakım evine bırakılma vb deneyimlerinden yola çıkarak evde çocuklarıyla daha fazla vakit geçirmek istiyor ancak bu sefer de evde bir bebekle yalnız kalmanın neden bu kadar zor olduğunu anlayamıyorlar. Yalnız kalmak yerine bol destek almayı, sosyal bir çevre edinmeyi, o çevreyle devamlı iletişim halinde olmayı öneriyor. Kültürümüz gereği çocukları minyatür yetişkinler olarak görüp onlara sürekli mantıklı açıklamalar yapıp ikna etmeye çalışıyoruz ama aslında çocuk olmanın nasıl bir şey olduğunu, çocuk zihninin nasıl işlediğini, hangi dönemlerde neleri kavradığını bilmiyoruz, işe bunları öğrenmekle başlarsak, kendi mantığımızı onlara dayatmak yerine onların gelişim sürecini, bakış açılarını anlamayı denersek, onlarla çok daha keyifli zaman geçirebiliriz.

Bizler çocuğun doğal gelişiminin izleyicileri ve destekleyicileri olmak yerine daha çok ve çabuk gelişmesi için kendimizi illa bir şeyler yapmak zorunda hissediyoruz. Halbuki “uykuda olan uyanacaktır.” Bu hiçbir şey yapmamak değil, yaptığımız şeylerin çocuğun gelişimiyle uyum içinde olması anlamına geliyor. Bu yüzden çocuğun gelişimini, hangi yaşta neleri kavradığını, yapabildiğini, nelere ihtiyacı olduğunu çok iyi bilmemiz, öğrenmemiz gerekiyor. Bebeğin doğumundan itibaren gelişimini nasıl destekleyebileceğimiz ve yaşlara uygun oyuncak önerileri kitapta detaylıca anlatılmış.

Diğer bölümlerde günlük hayata ritim katmak için neler yapabileceğimiz, birlikte yapılan işler birlikte kutlanan bayramlar yenilen yemeklerin çocukların yaşamını nasıl şekillendirdiği, oyun, sanat ve müziğin çocuğun hayatındaki yeri ve bizim ebeveynler olarak neler yapabileceğimiz anlatılmış. Çok çok kısa olarak geçtiğim bu bölümler kitapta uzunca yer alıyor. Her bir bölümde detaylı bilgiler ve bölüm sonunda uzunca bir kaynak listesi var.  Ben bir süre daha elimde gezdireceğim kitabı, hem kaynaklara bakmak hem de her bölümü, işime yarayacağını düşündüğüm bir sürü bilgiyi sindirmek için.
Yazarın annelik serüveninden çıkardığı dersleri yazdığı kısa, öz ve şahane bir bölümle, birkaç parantez içinde yorumlarımı ekleyerek, bitiriyorum şimdilik:
Kendimizi kabullenmeli ve ihtiyaç duyduğumuz desteği temin etmeliyiz. (Neredeyse bütün kitaplarda rastladığım şu konuyu sık sık vurgulamış bu kitap da: anneye destek. Çocuk büyütmek tek başına yapılabilecek bir iş değildir, bir mahalle hatta bir köy gerekir.)

Babaların çocuklarıyla etkin bir şekilde ilgilenmesi gerekiyor. Her iki ebeveyn de çocuğun bakımından eşit derecede sorumlu olduğunu hissederse bu durumdan ebeveynler ve bilhassa çocuklar kazançlı çıkar. Bakıma yönelik kendi yöntemlerini geliştirmesi ve çocuklarla daha ilgili olması haricinde babaların annelere annelik konusunda destek olması gerekir. Destekten kasıt kısmen ekonomik, aynı zamanda da duygusal destektir.
Çocuklara ve onların dünyasına dair derinlemesine bir anlayışa ihtiyacımız var. Çocuğun gelişimi için gerekli olan gerçek ihtiyaçlarının farkında olursak onlara uygun şekilde cevap verebiliriz. İlk anneliğimdeki bocalamaların esnasında Etkili Ebeveynlik kurslarına yönelmiş ve oradaki yöntemlerin altı yaş ve üzeri çocuklara daha uygun olduğunu fark etmiştim. Öğretici, “bu yöntemleri daha küçük yaştaki çocuklara uygularsanız iyi huyları daha erkenden yerleştirmiş olursunuz” demişti. Ancak bana öyle geliyordu ki, iki yaşındaki bir çocuğa annelik yapmak, çok daha farklı bir şey olmalıydı. (Tam da bu, çok doğru olan bir bilgi ya da uygulama çocuğumuzun yaşına uygun olmayabilir. Bu yüzden çocuğun gelişimini iyi bilmek önemli.)
Gelişimin olağan gidişatına güvenmeli ve müdahalede bulunmamalıyız. Bir çocuğun fiziksel, zihinsel ve duygusal gelişimini anlamakla, başka yaştaki bir çocuğa uygulandığında faydalı olacak bir yaklaşımı küçük bir çocuğa uygulamak gibi hatalara düşmeyiz. Yürümeden önce emeklemek nasıl önemliyse çocukların çocuk olmakta özgür olması ve kendi iç düzenlerine göre gelişim aşamalarını kat etmeleri hayati önem taşır.
Kendimize ve çocuklarımıza güvenmeli, suçluluk duygusundan sıyrılmalıyız. Anne olarak “hepsi benim suçum!” hissine kapılmaya çok eğilimliyiz. Üçüncü çocuğuma ilk çocuğumdan çok farklı davrandım, annelikte daha tecrübeli ve küçük çocuklar hakkında daha bilgili hale gelmiştim. Ancak önceki hatalarım için suçluluk hissetmek fayda getirmez; o zaman da yapabildiğimin en iyisini yapıyordum. Ebeveynliği kendi olgunlaşma sürecimizin bir parçası ve çocuklarımızı kendi biricik kaderlerini yaşayan eşsiz bireyler olarak görebilirsek suçluluk duygusunun tuzaklarına düşmeyiz.
Çocuklarımızın şahsiyetine güvenmeliyiz. Her çocuk benzersizdir, çocuğumuzun gelişiminde payı olan tek etken biz değiliz. Bize emanet edilen çocuk bir lütuftur, ancak bilinçli bir seçim değildir. Bize düşen elimizden gelenin en iyisini yapmaktır. Bu çaba çocukların bizden öğreneceği en önemli derslerden biridir.
Ebeveynliğimize değer vermeliyiz. Sizin çocuğunuzla sizden başka kimse sizin gibi ilgilenemez. Ebeveynler çocuklarının gelişimi için benzersiz birer gıdadır.

Ev hayatımıza değer vermeliyiz. Çocuğumuz için yavaş yavaş ortaya çıkmakta olan dünya hayatı evimizde başlıyor ve devam ediyor.

2 Ekim 2017 Pazartesi

Çocuklar Nerede?

Her gün, uzun süreli olmasa bile, en azından temiz hava soluyabilmesini sağlamak için Nohut’un dışarıya çıkarıyor, genelde parka götürüyorum. Yazın parklar pek şenlikliydi, çocuklarla oynarken saatlerce zaman geçirebiliyordu. Son günlerde, hava soğudukça parklarda kimseler kalmadı. Havanın iyice soğuk ve rüzgarlı olduğu günleri geçiyorum, (ki bence o zaman da çıkılabilir ama çıkarmak istemeyen anne babalar olabilir kabulümüz) havanın serin, hatta öğlen saatlerinde güneşli, rüzgarsız olduğu günlerde, okul çıkışı ve sonrası saatlerde bile parklarda çocuk yok. Bunu üç yüz bine yakın nüfuslu bir semtte yaşayan ve günde tek park değil üç-dört park dolaşmış biri olarak yazıyorum.
Soruyorum; çocuklar nerede? Bu çocukların hepsi evde mi?
Eğer öyleyse pek fena. Bu demektir ki, temel ihtiyaçlarından biri hareket etmek ve temiz hava solumak olan çocuklarımızın temel bir ihtiyacını karşılamıyoruz. Temel ihtiyaçların karşılanmaması da bize nedenini çözemediğimiz olumsuz tepkiler sonraki aşamada da davranış sorunları olarak geri dönecek demektir. Sandığımızın aksine çocuklar oyuncaksız yaşayabilir, yani biz onlara oyuncak almasak da taşı, toprağı, suyu, sopayı oyuncak yapar ama havasız, topraksız yaşayamaz.

İkinci sorum şu; çocuklarımız nerede sosyalleşecek? Okulu fazla yapılandırılmış, ders ağırlıklı, serbest oyun oynanamayan bir mekan olduğu için, sosyalleşmeye olumlu etkisi tartışmalı olduğu için bir kenara koyuyorum.  Peki, serbestçe oynayabilecekleri, hareket edip sosyalleşebilecekleri parklar varken çocuklar neden yok?
Hem başka çocuklar için yazıyorum, soruyorum bunu, hem de diğer çocuklarla oynama ihtiyacı duyan bir çocuk annesi olarak soruyorum. Dışarı çıkıp parklarda oyun oynayıp hareket, toprak, hava ihtiyacını karşıladık, peki çocuğum kiminle oynayacak? Geçenlerde eve yakın bir yerdeki kapalı oyun alanına gittik, alan dediysem geniş bir yer canlanmasın gözünüzde, küçücük bir yer, bahçesi yok. Oyuncaklar var, oyun grupları var ve saati 20 tl. Etrafta bu kadar oynanacak yer varken, küçücük ve kapalı bir alanda oynamak için neden bu kadar para verdiğimiz sorusunun cevabını ben bulamadım. Ama başka bir alternatif olmadığı için arada sırada götürmeyi düşünüyorum
Bir yandan da şunu hayal ediyorum, merkezler olsa, küçük bir bahçesi olan, çocukların kitap okuyabileceği, birlikte oyun oynayabileceği, onlar olmasa bile var olan parklarımızı daha çok kullansak, hem kendimiz hava alsak, dinlensek hem çocuklar oynasa da şarj olup evlerimize geri dönsek, daha iyi olmaz mı?

Çevresinde imkanı olmadığı için ya da başka geçerli sebeplerle çocuğunu parka çıkaramayan ebeveynleri konu dışı tutarak, yakınında parklar olan anneleri ve çocukları parklara davet ediyorum

28 Eylül 2017 Perşembe

Bütün Beyinli Çocuk

Beynin işleyişini ilk kez bu kadar net, akılda kalıcı ve anlamlı şekilde zihnime adeta işleyen bir kitapla karşılaştım, size biraz anlatmak, ne anlattığı hakkında az çok yazmak istiyorum ama tam olarak anlamak için en iyisi baştan sona okumak, içindeki türlü uygulamalar, örnekler ve uzunca açıklamaların yanında benim anlattıklarım fazlasıyla özet kalacaktır. Yine de hem daha iyi aklımda kalması hem de içinizdeki kitap kurdunu uyandırmak için yazacağım.
Kitap, kriz anlarını fırsat olarak görebileceğimizi anlatarak başlıyor. Çocuklarla hayat her zaman yolunda ve sakin değildir, hatta çoğu zaman öyle değildir, sorunlar, krizler çatışmalar bizi yorgun düşürür. Çocuklarımızın sakin olmasını, sorunsuz bir hayat beklemek, kriz anlarında öfkelenip üzülmek yerine onları olgunlaştıracak doğru tepkileri vermeye çalışmak. Çocuklarla hayatı nehirde kürek çekmeye benzetiyor nehrin bir kıyısı kaos diğer kıyısı de düzen, hiçbir kontrolün olmadığı kaos da aşırı uç, hoşgörünün olmadığı katı düzen de.  Nehir ise iyi hissetme nehri. Bazen kaosa, bazen düzene yakınlaşsak, iki kıyı arasında gidip gelsek de genel olarak iyi hissetme nehri içinde kalıyoruz. Kaos ve katı düzen yakalarına çok yaklaştığımızda akıl ve duygusal sağlığımızdan o kadar uzaklaşıyoruz.  Çocuklar için de yanı şey geçerlidir. Onlarla yaşadığımız zorluklar çocukların iki uçtan birine fazla yakınlaştıklarında ortaya çıkar. Örneğin, üç yaşındaki çocuğunuz oyuncak gemisini parkta diğer çocuklarla paylaşmıyor mu? Bunun nedeni hoşgörüsüzlüğü ve katılığı. (Elbette yaşı için normal bir tepkidir) Ağlamaya, haykırmaya başladığında bu da bir kaos ortamıdır. Sizin yapmanız gereken çocuğunuzu iyi hissetme nehrine, kaos ve hoşgörüsüzlükten uzak, uyumlu bir ortama sokabilmektir. Bunun için de kendimizin nehirde dengeli bir şekilde ilerliyor olması gerekir.
Kitabın üzerinde durduğu temel nokta ise şu; beynimizin farklı bölümlerini anlayıp birbiriyle uyum içinde çalıştırabilmek. Beynimiz sağ beyin ve sol beyin olmak üzere iki bölümden oluşur. Çok kısaca; sağ beynimiz sezgisel ve duygusaldır, ayrıntılara değil büyük resme bakar, yaşanan bir şeyin anlamına ve yarattığı hisse önem verir. Sol beyin ise mantıksal, dilbilimsel ve gerçekçidir, ayrıntılara ve düzene odaklanır. İlk üç yıl boyunca çocukların sağ beyinleri sol beyinlerine baskındır. Duygularını bizim gibi hissederler ama bunu sözcüklere dökmek ve mantıktan faydalanmayı bilmezler. Hayatlarını şimdiki ana göre yaşarlar. Mantık, sorumluluk ve zaman kavramı onlar için henüz mevcut değildir. Neden diye sormaya başladığı zaman sol beyni devreye girmeye başlamıştır, neden sonuç ilişkilerini anlayıp sözcüklerle bu mantığı ifade etmeyi yavaş yavaş öğrenmeye başlar.
Bunları bilirsek, çocuğumuzdan mantıklı davranmasını ya da duygularını açıklamasını beklemeyiz. Peki ona sağ ve sol beynini uyum içinde geliştirmesine nasıl yardım edebiliriz? Kitabın temel önerisi bağ kurup ve yeniden yönlendirmek. Yani sağ beynin duygu dalgalarıyla boğuşmakta olan, sol beyni o an için devre dışı olan çocuğa mantıkla bir şeyler anlatmaya çalışmamak.  Öncelikle duygularını anladığımızı, anlaşıldığını hissettirmek. Fiziksel temas, şefkatli ses tonu, yargılayıcı olmadan dinleme, basit cümlelere duygularını ifade etmek gibi. Bir çocuk üzgün olduğunda onun sağ beyninin duygusal ihtiyaçlarına yanıt vermezsek mantık da genelde işe yaramayacaktır.
Yetişkinler olarak sorunları hep mantıkla çözmeye çalışmaya alışkın olduğumuzdan çocuğumuz bir sorun yaşadığında onu ikna etmek üzere uzun açıklamalara girişiriz. Bunun yerine bize saçma gelse bile duygularını kabullenip sağ beyniyle bağlantıya geçmeliyiz. (yıkıcı bir davranış söz konusuysa sakince engellenmeli, vurmak ısırmak vb.)
Çocuğumuz sakinleştikten sonra; mantığı devreye sokabiliriz. Yani onu yeniden yönlendirebiliriz. Yaptığı davranışın sonuçlarını, başka neler yapabileceğini konuşabiliriz.
Bir sorun yaşayan, örneğin canı yanan çocuğa tepkimiz genelde yok saymak oluyor, bir şey olmadı, ya da can sıkıcı bir şey olduysa konuşmak istemiyoruz. Bütün beyin yaklaşımı bunun yerine sorunu konuşmayı öneriyor. Düşen çocuğa; düştüğünde ne olduğunu hatırlıyor musun,sonra ne oldu vb sorular sorup olayları hatırladığı kadarıyla anlatmasını sağlayabiliriz. Burada çocuğun anlatmaya istekli olup olmadığını gözlemleyip ısrarcı olmamak önemli.
Beynin başka bir açıdan bölümleri ise alt beyin ve üst beyin.
Alt beyin daha ilkel, temel tepkilerimizi yönetir. Nefes alma, göz kırpma, savaş ya da kaç tepkisi, öfke korku gibi güçlü duygular, üst beyin ise daha gelişmiş tepkilerimizden sorumludur, analitik düşünme, hayal etme, plan yapma gibi daha karmaşık zihinsel işlemleri gerçekleştirir.
Bizim amacımız alt beyinle üst beyni birleştiren bir merdiven kurabilmektir. Sağ bayin sol bayin arasında olduğu gibi iki bölüm arasında uyum sağlamak.  Alt beynimiz doğduğumuz anda bile gelişmiştir, ilkel tepkiler dürtüler vardır, ancak üst beyin geç gelişir. Yani çocuklar öfke ve korkularını yoğun bir şekilde yaşarken bunları kontrol edip yönlendirecek mantıklı düşüncelerden yoksundurlar.
Üç yaşındaki çocuğunuz buzlukta portakallı çubuklu dondurma kalmadığı için öfke krizine girdiğinde alt beyinden üst beyne giden merdiven tamamen kapanmıştır ve ilkel beyne büyük bir enerji dalgası yüklenmiştir. Bu esnada ona mantıklı açıklamalar yapmanın hiçbir yararı yoktur, yapılacak şey onu yatıştırmaktır (evet mantıklı açıklamaları yatıştırmak için yaptığımızı biliyorum ama hiçbir işe yaramadığını bu kitaptaki mantıklı açıklamalarla çok daha iyi anladım) Sakinleşince üst beynini devreye sokmak için onunla konuşabilirsiniz. Çocuklar üst beyinlerini bazen kullanabilir, bazen de kullanamazlar, bunu bilirsek sahip oldukları beyne göre ellerinden gelenin en iyisini yaptıklarını anlayabiliriz.
Beynin entegrasyonunu sağlamak için öfke anlarında çocuklarımızın hareket etmesini sağlayabiliriz. Alt beyin üst beyinle bağlantı kuramadığında dengeyi sağlaması için en etkili yollardan biri bedenin hareket etmesini sağlamaktır. Fiziksel durumumuzda değişiklik yaptığımızda duygusal durumumuz da değişir (tebdil- i mekan😊) Bloke olan enerji akımının yeniden akışını sağlayabiliriz. Çocuklar için hareket dolu oyunlar etkili olabilir.
Peki alt beynimiz hakimiyeti ele aldığında yani kendi öfke anlarımızda ne yapmalıyız?
Ağzınızı sıkı sıkı kapatın ve sonradan pişman olacağınız bir şey söylemekten kaçının. Ellerinizi arkanızda kavuşturun ve fiziksel temastan kaçının. Bir alt beyin anı yaşıyorsanız ne olursa olsun çocuğunuzu korumalısınız. Biraz uzaklaşıp toparlanmaya çalışın. Durduğunuz yerde sıçrayıp hoplayın. Yavaş ve derin nefesler alın. Sakinleşince ilişkinizi onarın.
Kitaptan aklımda kalan diğer etkileyici şey ise akıl gözünü devreye sokup çalıştırmak konusundaki önerileriydi. Akıl gözü, o andaki algı, imge, duygu ve düşüncelerimizi fark etmek, sonra da o an yoğun yaşadığımız noktalardan ayrılıp dikkatimizi kendimizle ilgili başka noktalara da çekebilmek. Örneğin ilk anda fark ettiklerimiz;
Öyle yorgunum ki. Keşke yapılacak işler olmasa
Oyuncaklarını yere atması beni sinirlendiriyor
İçimden hiç dışarı çıkmak gelmiyor vb gibi şeyler olabilir.
Şimdi bilinçli olarak başka noktalara odaklanalım:
Çocuğumun son zamanlarda söylediği komik ve sevimli şeyler nelerdi?
Ebeveynlik zor da olsa keyifli anlarını seviyor muyum?
Çocuğumun yürüdüğü anı hatırlıyor muyum?
Nasıl bir çocuk yetiştirmek istiyorum?
Ruh haliniz değişti mi? Dikkatimizin odağını değiştirdiğimizde ruh halimiz de değişir. Burada mühim olan dikkatimizin odağını fark edebilmek ve değiştirebilmek. Bunu çocuklarımıza da öğreterek daha geniş bir perspektif kazandırabiliriz.
Yine önemli bir bölüm; çocuklarımızın başkalarıyla entegre olmasını nasıl sağlayabiliriz?
Öncelikle, aile içi keyifli zamanlar geçirmelerini sağlamaya çalışmalıyız, oyunlar birlikte yapılan etkinlikler, işler vb. En fazla vakit geçirdikleri kişilerle olumlu deneyimler yaşarlarsa başka insanlarla da bağ kurabilirler.
Çocuklarımızın bizimle ve başkalarıyla yaşadıkları çatışmaları bağ kurmak için kullanabiliriz. Çatışmaları engeller olarak değil başkalarının bakış açısı ve duygularını anlama, sözel olmayan iletişimi öğrenme fırsatları olarak görmek işimizi kolaylaştıracaktır.
Detaylı açıklamalar, örnekler, uygulamalar vb için bakınız kitabın kendisi. Bütün ebeveynlere ve eğitimcilere önerimdir.



19 Eylül 2017 Salı

Söz Dinlemeyen İki Yaş Çocuğu

Yazıyı şuradan çevirdim.

Sekiz yıl boyunca yoğun bakım hemşiresi olarak çalıştım ve sürekli kritik durumlarla mücadele etmek durumunda kaldım
Hastaları kaydetme, acil ilk yardım uygulamaları, ilaç verme, şok verme, aynı anda pek çok makineyi kullanma ve ilaç tedavisini düzenleme işini zorlanmadan yaptım.
Daha sonra iki yaşında beni dinlemeyen bir çocuğum oldu ve önemli bir şey öğrendim. Kararlı bir çocuğa ebeveynlik yapmak yoğun bakımdaki en zor günümden daha zordu.

Şunu açıklığa kavuşturalım iki yaşındaki bir çocuk korkunç iki yaşını yaşadığı için bizi dinlemiyor değil. İki yaşındaki bir çocuğa dinlemeyi öğretmek zor, çünkü hayatının en büyük beyin gelişimini yaşıyor.
Basitçe şöyle; doğumdan üç yaşına kadar, çocuğunuzun beyninde her saniyede 700 yeni sinir bağlantısı oluşuyor.
Her saniyede 700 yeni bağlantıyı düşününce, çocuklara kendilerini dinletme mücadelesi veren bu kadar çok ebeveyn olmasını anlamak zor mu?
İki yaş çocuğuna nasıl yardımcı olabiliriz?
Eskiden iki yaşındaki oğlumla saçma tartışmalara girerdim, genelde şöyle olurdu:
Oğlum: Tost istiyorum
Ben: Tabii oğlum
Oğlum: Tost istemiyorum (kendini yere atar)
Ben: Ne? Neden?  Tostla ilgili sorun ne?
İşte yanlış olan şey tam da burada.
Ben iki yaşındaki oğlum mantıklı düşünebiliyormuş gibi mantığa dayanan sorular soruyorum ama aslında o mantıklı düşünemiyor.
Eğer sizi dinlemeyen iki yaşında bir çocuğunuz varsa, şunu bilmelisiniz, davranışlarının büyük bölümü (%90 gibi) mantıksal beyin tarafından değil, duygusal beyin tarafından yönetilmektedir.
Yani iki yaşındaki çocuğunuzun gün boyunca duyguları tarafından yönetilen mantıksız ve dürtüsel düşünceleri var.
Bu, saniyede 700 nöronu düşününce gayet normal ve beklenen bir durum.
İşte basit bir çözüm:
Sorular sormak yerine o anda çocuğunuzun tam olarak olduğu yer ile bağlantıya geçin. Soru sormayı bırakın. Çocuklar neden öyle hissettiklerini anlayamaz ve dile getiremezler, sadece hissederler.
İki yaşındaki bir çocuğa, “sorun ne”, “bunu neden yaptın” ya da “neden ağlıyorsun” diye sorduğunuzda ağlayarak, susarak, az önce söylediği bir şeyi tekrarlayarak, bağırarak ya da buna benzer şekillerde cevap verir.
İki yaşındaki çocuğunuz bu soruların cevabını bilemez çünkü duygusal dürtüleriyle hareket etmektedir, mantığıyla değil.
Neden artık tost istemediğini bilmiyordur.
Tostla ilgili sorunun ne olduğunu bilmiyordur.
Tek bildiği kafasının içinde ona “tosta hayır de” diyen karşı konulamaz bir itici güç olduğudur.
Kabul Edin
Çocuğunuz ne kadar mantıksız ya da dürtüsel hareket ediyor olursa olsun, düşündüklerini, yaptıklarını ve hissettiklerini kabul edin.
Sakin olun, kabul edin ve duygusunun olduğu yerde onunla bağlantıya geçin.
Tostu istemiyorsun, anlıyorum
Sonra bekleyin. Eğitimciler buna bekleme süresi der ben buna “büyük ebeveynlik beklemesi” diyorum.
Çocuğunuzun durumu zihninde işleyebileceği  3-7 saniyelik (veya daha uzun süre) bir bekleme.
Mucizenin gerçekleştiği yer burası.
Onunla tost hakkında kavga etmeyi bıraktım ve bunun yerine enerjimi birkaç yudum kahve içmek için kullandım
Bir şey söylediği her seferinde onun düşüncelerini kabul ettim ve sakince sınırlarımı bilmesine izin verdim.
“Tost istemiyorsun. Anlıyorum. Tostunu kahvaltıda yiyebilirsin ya da daha sonra atıştırmalık zamanında yiyebilirsin”

Sonra durdum ve bir yudum kahve aldım (Tamam ... birkaç büyük yudum)

Tam 7 dakika sonra, geri döndü ve tost yemeye hazır olduğuna karar verdi.
Bir tost ve söz dinleyen bir çocuk mucizesi!
Kendimi hem 7 dakikalık bir mücadeleden kurtardım hem de tostunu yedi!
Eğer sizi dinlemeyen iki yaşındaki bir çocukla uğraşıyorsanız şunu unutmayın; her saniyede 700 yeni nöron oluşurken ona soru sormayın, sadece durumu kabul edin.


15 Eylül 2017 Cuma


Waldorf ekolü çocuklara küçük yaşlardan itibaren masal okunmasını önerir. Başka bir yaklaşım, Montessori ekolü ise çocuk kitabı seçiminde altı yaş öncesi somut içerikli, gerçek öğeler içeren kitaplar okunmasını önerir. Çocuk hayal ile gerçeği ayırt etme becerisi kazanmadan-ki bu da 6-7 yaş civarına rastlıyor- hayali öğeler içeren kitaplar okumak çocuğun kafasını karıştırır, der. Örneğin hayvanların konuştuğu ya da çocukların havada uçtuğu vb.
Buna bir miktar katılıyorum, çocuk hayal ile gerçeği ayırt etmeden, daha çevresindeki somut dünyayı keşfedip öğrenmeden hayali figürler zihnini karıştırır diye düşünüyorum ama tamamen de katılmıyorum, mesela hayvanların konuştuğu, giyindiği kitapları okuyoruz ve oyun oynarken de hayvanları oynatıp konuşturuyoruz. Ama deniz kızlarının, perilerin vb olduğu kitapları henüz almıyorum.
Bunların dışında; Nohut’a kitap seçerken mümkün olduğunca dikkatli davranmaya çalışıyorum. Çünkü bir kitabı defalarca okuyoruz, her bir ayrıntıyı tekrar tekrar sorup kafasına iyice yerleştirip bir süre sonra bana anlatmaya başlıyor. Hatta benim okuduğum kitabı bir başkası okurken sorduğu soruya farklı bir cevap alırsa, öyle değil deyip benim verdiğim cevabı söylüyor😊
Kitabın üzerindeki yaş önerisine pek aldırmıyorum. Kitabın içine baktığımda resimleri güzelse, Nohut sorduğu zaman ona açıklamakta zorlanacağım şeyler yoksa, dili anlaşılır, sade ise, kitabın hikayesi Nohut’un anlayabileceği bir hikaye ise, şiddet içeren unsurlar ya da yanlış anlayabileceği, kafasını karıştırabilecek şeyler yok ise alıyorum.
Çocuk dergilerinde de içinde reklam olmamasına (reklam olan dergiler de alıyoruz diğer içeriklerini beğendiğimiz için, bir süre baktıktan sonra kaldırıyorum) ve Nohut’a ne olduğunu açıklayamadığım acayip çizgi film karakterleri olmamasına dikkat ediyorum

Son olarak bir uyku kitabı önerisi vereyim. “Bir Fil Nasıl Uyur” Çok eğlenceli bir kitap. Öyle ki uykunuzu kaçırabilir. 

9 Eylül 2017 Cumartesi

Bağırmayan Anneler

Üniversite yıllarım ve sonrasında genelde davranışçı yaklaşıma dayalı ebeveynlik kitapları ön plandaydı. Olumsuz davranışları görmezden gel, olumlu davranışları pekiştir gibi daha çok evcil hayvan yetiştirmede işe yarayacak bir yığın yöntem öğrendik. Çocuğunla uyuma, ceza yok ama sevdiği şeylerden mahrum bırakabilirsin gibi yöntemlerin doğruluğuna inandık. Şükür ki, çocuk sahibi olduktan sonra daha insancıl yaklaşımlarla çocuk büyütmeyi anlatan kitaplara rastladım, okudum ve bildiklerimin, bana öğretilenlerin yanlışlığını hem okuyarak hem yaşayarak öğrendim. Bahsettiğim kitaplar çoğunlukla yabancı yazarlarındı; alfie kohn, magda gerber, aletha solter, adele faber, naomi aldort gibi. Yakın zamanda bütün bu okuduklarımı bütüncül, akıcı ve akılda kalır bir şekilde bir araya getirmiş bir kitap okudum, üstelik de ilk kez çeviri değil. Bağırmayan Anneler-Hatice Kübra Tongar
Kitabı okuduktan sonra en azından şu önemli gerçeği kabul edeceğimizi düşünüyorum: Çocuklara bağırarak, onları üzerek, onlara olumsuz duygular yaşatarak istemediğimiz davranışları engelleyemeyiz. Gücümüzü canımızın istediği gibi, bazen çocuğu ezerek bazen göklere çıkartarak kullanamayız. Annelik bize bahşedilmiş muazzam bir güç demek, bunu doğru şekilde kullanmak için muhakkak kendimizi eğitmeliyiz. Araba kullanmak için ehliyet, meslek sahibi olmak için diploma, pasta yapmayı öğrenmek için bile sertifika alıyoruz. Lakin şu hayatta öğrendiğimiz en önemli ve ciddi iş annelik olmasına rağmen, bu konuda gayret göstermeye, okumaya, öğrenmeye zahmet gözüyle bakabiliyoruz.
Kitap bağırmamanın gerekliliğini uzun uzun anlatıyor ama bağırmamak demek her şeyi kabul etmek, hiç sınır çizmemek demek değil elbette, duygularımızı insani yollarla ifade etmek ve böylece çocuğumuza da örnek olmak demek.

Kitap öncelikle çocuklarımıza bağırmamıza neden olan yanlış inanışları tek tek inceliyor. Bunlar bize yol açmaktan ziyade önümüzü tıkayan, gerçekçi olmayan, çevremizden duyarak farkında olmadan zihnimize yerleştirdiğimiz ya da kolayımıza geldiği için benimsediğimiz düşünceler. Bağırmazsam dediğimi yapmaz, beni deli etmek istiyor gibi.
Sonraki bölümde bağırmak çocuklara ve aslında bize nasıl zarar verdiğini anlatıyor.
-Bağırmak güvenli bağlanmayı zedeler. Bağlanma demek güven demek. Size hiç ummadığınız bir anda bağıran biriyle kendinizi nasıl emniyette hissedersiniz?
-Çocuğumuzu iyi insan olarak yetiştirmemizi engeller. Çünkü çocuğa öfkeyi yönetmeyi değil kontrolsüzce dışa vurmayı, kendinden güçsüzü ezmeyi öğretmiş oluruz.
-Olumsuz duygulara dolayısıyla da olumsuz davranışlara neden olur.
Peki bağırmamıza sebep olan öfkemiz neden ortaya çıkıyor ve kontrol etmek için neler yapabiliriz?
Kitabın temel önerisi; kendimizi güçlü kılmak. Bunu da kendimize zaman ayırarak, kendimizi dinleyerek, besleyerek yapabiliriz. Bizde olumsuz duygular uyandıran durumları fark edip bunlar için neler yapabileceğimize odaklanmak gerekiyor.
 Bana kalırsa, çocuklarımıza daha insancıl bir yaklaşım sergileyebilmenin, koşulsuz sevgi verebilmenin önemini anlamak ve uygulamak için, okunabilecek temel kitaplardan biri.






Kitaptan sevdiğim ve aklımda tutmak istediğim bölümler:

Anneliğin beş altın kuralı
Çocuğumun doğuştan gelen bir kişiliği ve mizacı var. Bunu bilmeli ve kabullenmeliyim
Çocuğum benden ayrı bir insan. Kendi karar ve tercihleri var
Çocuğumun emniyette hissetmesi için evimizi sevgi dolu yapıcı eleştirilerin olduğu saygın bir ortam haline getirmeliyim Bir misafir gelse yapmayacağım hiçbir davranışı çocuğuma da yapmamalıyım
Çocuğumun merak duygusuyla çatışmamalıyım
Hatalarla baş etmeyi öğrenmeli hatadan dönmek için alınan sorumlulukta çocuğumu desteklemeliyim
Kitapta beğendiğim bazı öneri ve örnekler:
Yapma demek yerine dilimizi olumlu hale getirmeye çalışmak gerek.  Kumandayı yere atma yerine oyuncak kumandayı yere atabilirsin.  (Söylemesi basit ama uygulamada çoğu kez kendimi olumsuz cümlelerle uyarıda bulunurken yakalıyorum.)
Davranıştan ziyade niyete odaklan. Bazen öyle gibi görünse de çocuklar kötü niyetle bir davranışta bulunmuyor. Olumsuz davranışların altında olumsuz duygular var, çocuklar duygularını yönetmeyi beceremezler. Çocuklar pek çok konuda eksik bilgiye sahiptir, bu yüzden de bize göre yanlış ama görünen davranışlarda bulunurlar. (Olumsuz davranışların nedenleriyle ilgili buna benzer bir kısmı Aletha Solter’in Bilinçli Bebek kitabından yazmıştım daha önce)

Sarılmak; Ruh yarasına ve beden ağrısına doğal bir ilaç.
Kriz anında ders vermeye çalışma. (Şimdilerde okuduğum Bütün Beyinli Çocuk kitabı bunun nedenlerini detaylıca anlatıyor, ilk fırsatta yazacağım inşallah.)



1 Eylül 2017 Cuma

şiddetsiz iletişim

Tekrar tekrar okumak istediğim, en iyiler listemde tereddütsüz yerini alacak bir kitap: Şiddetsiz İletişim. Sadece okumakla bitmeyen, gündelik yaşama uygulanması gereken bir kitap. Buraya yazarken bir yandan da ufak notlar çıkarıp uygulama çalışmalarına başlamak istiyorum. Çünkü kullanmaya çok ihtiyaç duyduğum bir dili öğretiyor kitap ama biliyorum yıllar yıllar boyu öğrendiğin bir dili değiştirmek çok zor ve bu, kitaptan bazı cümleleri olduğu gibi alarak kullanmakla olacak bir şey değil. Uğraşarak, anlayarak, özümseyerek kendi kendine oluşturacağın bir dil.
Bu dili anlamaya çalışırken aklımda kalan en önemli şey şu: öncelikle duygularımın sorumluluğunu almam gerekiyor. Başkalarının yaptıkları sadece duygularımın tetikleyicisi olabilir sebebi değil. Örneğin;
Dün akşam gelmemekle beni hayal kırıklığına uğrattın” demek yerine
“Dün akşam gelmeyince hayal kırıklığına uğradım çünkü seninle konuşmak istiyordum.” demeyi seçebilirim.

Duygularımız, başkalarının yaptıklarını nasıl algılayacağımızı seçmemiz ve o andaki ihtiyaç ve beklentilerimizle ortaya çıkar, yani aslında bizimle ilgilidir.
Bir mesaj verirken dört seçeneğimiz vardır.
1.Kendimizi suçlamak
2.Başkasını suçlamak
3.Kendi duygu ve ihtiyaçlarımızı algılamak
4.Başkalarının duygu ve ihtiyaçlarını sezmek
 Kendi duygu ve ihtiyaçlarımızı anlayıp başkalarının duygu ve ihtiyaçlarını sezerek duygusal kölelikten özgürlüğe geçebiliriz. Duygusal kölelikte kendimizi başkalarının duygularından sorumlu hissederiz. (Benim yüzümden hayal kırıklığına uğradı vb. ) Duygusal özgürlükte ise niyetimizin ve davranışlarımızın sorumluluğunu üstleniriz.

Şiddetsiz İletişimle bir mesaj verirken temelde şu dört öğeyi kullanırız:
1.Gözlemlediğimiz somut davranışlar
2.Buna bağlı olarak ne hissettiğimiz
3.Duygularımızı oluşturan ihtiyaçlarımız, değerlerimiz, arzularımız
4.Yaşamımızı zenginleştirmek için istediğimiz/rica ettiğimiz somut davranışlar
Bu dil kısaca, olumsuz iç mesajları duygu ve ihtiyaçlara tercüme etmek demektir. Karşımızdaki insanın düşünceleri, yargıları yerine, duyguları ve ihtiyaçlarını anlamaya çalışarak bağ kurmak, ortak insanlığımıza ulaşmak. Böylelikle sevgi kanallarımızı tıkayan yargı, etiket ve suçlamalar ortadan kalkar ve iletişim kurabilir hale geliriz.
Kitaptan çok sevdiğim bir şiirle bitireyim:
“ İnsanlık eskiden beri
Ve hâlâ
Sınırlı sevgilerin
Altın kafesinde

Miskinleşmiş uyuyor.” Teilhard de Chardin

18 Ağustos 2017 Cuma

Ormanın içinde yeşilliğin, suyun fışkırdığı çok bakımlı bir köye gittiğimiz, dalından koparıp elimize yüzümüze bulaştıra bulaştıra, koklaya koklaya çilek yediğimiz, çileğe doyduğumuz, çilek gibi neşeli bir gün. Armağan köyünde bir çilek bahçesi. Büyükçe bir alan, sıra sıra çilekler. Bahçeye giriş, çilek yemek serbest, yalnızca sepete doldurduklarınız için ücret ödüyorsunuz. İlaçsız olduğu ve sahibine güvendiğimiz için  rahat rahat yedik. Bir de domatesleri var ki çileklerden bile tatlı, böyle güzel domates hayatımda ilk defa yedim. Bahçe sahibi, muhtar, hoşsohbet, çalışkan biri, kafası yapılacak işlerle, projelerle dolu. Bahçeye bakınca insan görüyor zaten, iyi şeyler de oluyor diyor, mütevazi ama bıkmadan usanmadan gayretle çalışan insanların maddi kaygılardan uzak işleri, bir taş da ben koysam, bir işin ucundan da ben tutsam dedirtiyor insana. Çilek olur, böğürtlen olur, domates olur, küçük bir bahçe, ucunda bir çardak, semaverde çay, havada uçuşan heyecanlı bir sohbet, yarına yeni bir güne uyandıracak güzel işler ve böyle günlerden örülü bir hayat, hayal ettiğim tam da bu.

17 Ağustos 2017 Perşembe

Çocukken yazları bazen amcamın çalıştığı bağın yakınındaki evine giderdik. Derme çatma bir yerdi şimdi düşününce, ama o zamanlar bana dünyanın en güzel yerlerinden biri gibi gelirdi. Odaların önünde büyükçe açık bir alan vardı. Deli gibi sinek olurdu, sinek yakalamaca oynardık. Önünde bahçesi, arkasında uçsuz bucaksız tarlalar, tepesinde damı vardı. Dama tahta merdivenle çıkılırdı. Üzüm bağlarında dolaşır, bahçede koşuşur, tulumbadan su çekerdik. Çok gitmedik o eve, arada bir gitsek de uzunca kalmadık ama aklımda genişçe yer etmiş.

Bu sene de amcamın köydeki evine gittik. Nohut tarlada çamurla oynarken o günler bir rüya gibi geçip gitti gözümün önünden. Ne acayip şey şu hayat, akrabalarınla, dostlarınla çiçekli bir bahçede oturmuş gülümseyip konuşurken her şey böyle ahenkle sürüp gidecekmiş gibi, ama herkes köşesine çekilince, kendime dönünce, kalbimde zamanın geçip gidişinin dile gelmeyen sızısı.

16 Ağustos 2017 Çarşamba

Geçenlerde birisi Nohut için ne zaman konuşmaya, cümle kurmaya başladı diye sorunca hatırlayamayıp profilime göz gezdirdim de buldum sonra dedim iyi ki yazmışım buraya, müthiş kötü bir hafızam var çünkü. Bir süredir şunu yaptı bunu etti yazmıyorum çünkü bir noktadan sonra yarıntılarıyla takip etmek zorlaştı bir de ilk yıl somut fiziksel değişimler oluyor da sonra sonra daha soyut duygusal ve sosyal değişimler oluyor. Onları da öyle madde madde yazamıyorsun. Yine de Nohut’un iki yaşına bir göz gezdirmek, bir şeyler yazmak istedim.
Nohut iki yaşının içinde, yirmi beş aylık. Konuşmalarıyla, hareketleriyle beni sık sık şaşırtıyor. Bugün yere düşünce “hop yaptın” dedim, düşme olayını biraz eğlenceli hale getirmek için diyorum bazen böyle, o da bana amma da eğlenceli diyen ergenler gibi şöyle dedi:) “Hop yapmadım, düştüm”
Geçenlerde babasının minik flash disklerini eline alıp sordu, bu ne diye, baban onlarla ders çalışıyor dedim, babasının bilgisayarda yaptığı işlere böyle diyor. Sonra diskler ortadan kayboldu, “babanın ders çalıştığı küçük şeyler vardı, onları nereye koydun?” dedim. Terlik dolabına gidip terliklerin içinden çıkardı.
Bugün evimize gelen kardeşimin kızını “tosunum” diye sevdi
İsticemleri meşhur bir de, yemek isticem, gitmek isticem, hatta bazen, istemek isticem.

Bir buçuk yaşa kadar olan dönemin bakım noktasında zorlukları olsa da çocukların kişiliğimizi, alışkanlıklarımızı zorlayan zamanları iki yaştan sonra başlıyor bence. Karşınızda ben de varım diyen bir birey var artık.  “Hayır”lar iyice çoğaldı mesela bizde, bazen hayli zorlanıyorum orta yol bir çözüm bulmakta. Bir yandan, ben de onunla birlikte başkalarına hayır demeyi öğreniyorum gibi. İnsanlara televizyon, telefon konusunda daha net “hayır” demeye başladım. İnsanların da çocuklar gibi net mesajlara ihtiyacı olduğunu fark ediyorum: “Televizyonu kapatır mısınız, telefondan bir şey göstermiyoruz” gibi. “Büyüyünce izlemek istiycek ama” cümlelerini ise anlayışla karşılamayı öğrenmeye, bildiklerinden, öğrendiklerinden farklı bir şey gördüklerinde reddetmekle işe başladıklarını anlamaya çalışıyorum. Yine de içimde bu yanlış, bu saçma bakış açılarına öfkelenen bir yan var. Bu da onların mı doğrusu diyeceğim ama bu gibi yaklaşımlarla büyütülen çocukların yaşadıklarını gördükçe kızmadan edemiyorum. Yetişkinlerin kafa karışıklığı ve tutarsızlığıyla baş etmeye çalışan çocuklara daha güvenli, daha berrak bir dünya sağlayabilmek için bir şeyler yapabilsem keşke.