25 Mart 2017 Cumartesi


Çocuğunuzla Sağlıklı İletişim kitabının Disiplin bölümünden

Sınırların konunun tamamı hakkında olması parçaları hakkında olmasından daha iyidir. Örneğin küçük kardeşini ıslatmak ile ıslatmamak arasında kesin bir ayrım söz konusudur. “Onu fazla ıslatmadığın sürece üzerine su sıkmak kabul edilebilir” demek çocuğunuza davetkar gelebilir. Bu tür net olmayan limitler çocuğa kararlarını değerlendirebileceği açık bir kriter vermez.
Sınırlar öyle belirlenmelidir ki çocuğunuza sadece bir mesaj verilsin “Buna izin vermiyorum! Ve bu asla demektir” Eğer bir anne baba ne yapacağını bilmiyorsa karar vermeden önce iyi düşünmelidir. Limit koyarken emin değilseniz baştan kaybedersiniz. Kısıtlamalar çocuğunuzun özgüvenine zarar vermeyecek şekilde belirtilmelidir. Davranışlarımız otoriteyi belirlemeli ancak karşımızdakini aşağılamamalıdır.
Kuralların kısaca ve kişisel olmayan bir dille söylenmeleri faydalıdır.
“Okul günleri sinema yok” demeniz “Okul günleri sinemaya gidilemeyeceğini gayet iyi biliyorsun” demekten daha iyidir.
“Uyku zamanı” denilmesi “Bu kadar geç saatte uyanık kalamayacak kadar küçüksün. Şimdi doğru yatağa” demekten iyidir.
Kısıtlamalar objelerin gerçek fonksiyonları belirtildiğinde daha fazla kabul edilecektir. “Sandalye oturmak içindir, üzerine çıkmak için değil.” “Oyuncaklar oynamak içindir, fırlatmak için değil.” Gibi

Çocuğumuz bir kuralı çiğnediğinde ne yapmalıyız? Böyle zamanlarda tartışan ve çok konuşan anne baba olmamalıyız. Çocuğumuzla kuralın haklı veya haksız olup olmadığını tartışmamalıyız. Kural için uzun açıklamalara girişmemeliyiz. Kardeşine vurmaması gerektiğini “İnsanları incitmemek gerekir” gibi bir açıklamadan daha fazlası ile anlatmamız gereksizdir.
Daha Sade Bir Hayat kitabından kısaltarak yazıyorum.

"Çocuğunuzun gördüğü ve ulaşabildiği oyuncakların sayısı büyük oranda azaltılmalıdır.  Peki neden?
Bizlere şu veya bu oyuncağın çocuğumuzun hayal gücünün geliştireceği söylenir. Eğer tek bir oyuncak faydalıysa, o halde 10 tane oyuncak bu faydayı 10 katına çıkarmalıdır.
 Çocuklarımızı keyiflendiren ve hayal güçlerini harekete geçiren daha fazla oyuncak olması ne kadar harika değil mi? Çocuklarımızın hayal güçlerini geliştirmeleri için gerekli olduklarına inandığımız oyuncakları neden almayalım ki? Tabii söylemeye gerek yok, hayati önemi olan bu eşyaları satın alan kişiler olarak bizler de çok önemliyiz. İçgüdülerimiz çok cömert; çocuklarımızın iyiliği için onlara her şeyi vermek istiyoruz.
Ama temelde iyi niyetli olan bu güdülerimiz yönlendiriliyor. Reklamcılar oyuncaklar olmadan- özellikle onların reklamını yaptığı oyuncaklar olmadan- çocuklarımızın manevi dünyalarının gelişmeyeceğine bizi inandırmaya çalışıyorlar. Reklam sloganlarına bakılırsa, çocuklarımızın hayal güçleri, en doğru veya en yeni veya en mükemmel oyuncak kombinasyonunun, üzerinde sihirler yaratacağı boş bir karatahtadan farksız.
Çocuklarda var olan yaratıcılık becerisi, şirket yöneticilerinin toplantı odalarında “geliştirme” ve “tetikleme” iddiasındaki çabalarına benziyor artık. Oyuncakların bu kadar aşırı vurgulanması, oyun oynamayı ticarileştiriyor; oyunu, çocuğun doğal dünyası olmaktan çıkarıp yetişkinlere ve onların temin edebileceği şeylere bağlı kılıyor.
Bizim bu cömert güdülerimiz çığrından çıkabilir. Sonuçta oyuncaklara faydalıysa, istediğimiz kadar oyuncağı satın alabiliriz; bir tane, bir tane daha. Başlangıçta çocuğumuzu memnun etmek ve ona bir şeyler sunabilmekle ilgili olan bu cömert isteğimiz bağımlılık yaratabilir, çocuğumuzu değil kendi ihtiyaçlarımızı tatmin etme noktasına gelebilir.
Çocuklar oyuncak satın almamızı tetikleyen dürtüleri fark ederler. Peki bu onlara nasıl bir mesaj verir? Odalarındaki oyuncak dağının yükselmesi onlara bir şeyler anlatır. Reklamlar kadar yüksek sesle konuşur, verdiği mesajlar aynıdır: Mutluluk satın alınabilir. Ve Dünyanın merkezinde sen vardın
Bir çocuğun yeni bir oyuncakla oynamasını izlemek büyük bir keyif değil midir? Evet, gerçekten çok keyiflidir. Anne babalar olarak, çocuklarımızın bir şeye bu kadar odaklanmalarından, kendilerini oyunun “akışına” bırakmalarından keyif alırız. Buna doyamayız. Öte yandan onların bu doğal yeteneği, çok fazla “şey”e sahip olmaktan dolayı raydan çıkabilir. Bir yığının ortasında duran hiçbir şey gerçekten cazip değildir. Bir çocuğun bir oyuncağa gösterebileceği ilgi, çok fazla oyuncağı olduğunda azalır ve gölgelenir. Çocuğumuza daha da çok oyuncak satın almamız, onun ilgisini arttırmak yerine sığlaştırır.
İronik bir şekilde, bu oyuncak fazlalığı, çocuğun yaratıcılığını tetikleyen bir şeyden mahrum kalmasına neden olur; can sıkıntısı. Bu konuyu beşinci bölümde daha kapsamlı anlatacağım ama temelde can sıkıntısı, yaratıcılığı mükemmel bir şekilde kışkırtır ve onu teşvike der “Yapacak hiçbir şey olmamasından kaynaklanan hayal kırıklığı genellikle harika bir şeyin başlangıcıdır. Çocuğumuzun her can sıkıntısına müdahale eder ve her iç çekişine yeni bir oyuncakla veya eğlenceyle cevap verirsek onu yaratıcılığını geliştirme fırsatından mahrum bırakmış oluruz.

Oyuncaklarla ilgili önerim şu: ne kadar az, o kadar fazla. Bir çocuğun hayal gücünü geliştirmek için birtakım özel oyuncağa gerek yoktur. Çocuklar, hayal güçlerini doğal bir şekilde geliştirirler ve kullanırlar. Bunu yapabilmek için sadece zamana ve rahat bir kafaya ihtiyaçları vardır.

10 Mart 2017 Cuma

daha sade bir hayat

Her satırını ayrı sevdiğim Daha Sade Bir Hayat kitabını okumaya devam ediyorum. Çocuğun hayatında ritimlerin önemi kısmındayım. Benim anladığım kısaca şu; çocuğun hayatında belirsizlik ve karmaşayı azaltmak için hayatında ritimler oluşturmak gerekiyor. Çünkü çocuklar bizim gibi her an değişen durumlara adapte olup yollarına devam edebilecek becerilere sahip değiller, her an her şeyin değişebileceği bir ortamda yaşamak onlarda güvensizlik yaratıyor. Çocuğun gün içinde neler olup biteceği bilgisine sahip olması gerekiyor. Mesela sabah kalkınca kahvaltı yaparız, sonra ellerimizi yıkarız, akşam kitap okuruz vb. Ritimler çocukların pek az şeye güçlerinin yettiği bu dünyada kendilerini daha iyi ve güvende hissetmelerini sağlıyor. Sadece çocuklar mı, bence bizim için de aynı şey geçerli.
Nohut’un bazen bir şeyden sonra başka bir şey yapmak istemediği olabiliyor, gidip hemen oyun oynamak istiyor genelde. Kitaptaki şarkılı ritim önerisini beğendim, deneyebiliriz, Nohut’a çok şarkı söylüyorum ama şarkıları bu şekilde pek kullanmamıştım.
“Herhangi bir etkinliği daha ritmik hale getirebilmek için, bu işi bir şarkıyla birleştirmek faydalı olabilir, özellikle 5 yaş ve altı çocuklarda. Tüm adımlar şarkı halinde söylenebilir; aryalara gerek yok tekdüze bir melodi yeterlidir. Mesela yemekten önce el yıkama işi mi? İşte böyle! “Biraz sabun, biraz su, köpük çıkana kadar ovala!” Sonra da el yıkama işi, yemeğe bağlanır (zamanlama anlamında), yaşattığı fiziksel duyumlara bağlanır (duygusal anlamda) ve hem dinlenen hem birlikte söylenen basit bir melodiye bağlanır (işitsel anlamda). Tüm bu küçük bağlantılar bu işin bir ritüel haline gelmesini sağlar; çocuğunuzun bu işi düzenli hayatın bir parçası olarak aklına yerleştirmesini sağlar.



Gayret

Okulda, sınav kaygısı olan öğrencilerle çalışırken, zihinlerindeki kaygı yaratan düşünceleri birlikte bulmaya çalışırdık. Genelde altta yatan şöyle bir düşünce çıkardı. “Yanlış yapmamalıyım” sonra bu düşünce üzerinde konuşurduk; böyle bir şey mümkün mü, hiç yanlış yapmamak yani mükemmel olmak mümkün mü? Şimdilerde mükemmel annelik vb ile ilgili yazılanları, konuşulanları okudukça aklıma geld,i yine sordum: mükemmel olmak mümkün mü? Elbette değil, çünkü insanız, insan demek hata yapan canlı demek. Öğrencilerle konuşurken,  “yanlış yapmamalıyım” ın yerine gerçekçi, uygulaması mümkün bir hedef koyardık; “elimden gelen gayreti göstermeliyim”. Sınavın gidişatını, bizi olumsuz etkileyebilecek ihtimalleri kontrol edemeyiz, biz sadece elimizden geleni yapmaya odaklanmalıyız.  Bence ebeveynlik için de aynen bu geçerli; elinden gelen gayreti göstermek. Çocuğumuzu, tepkilerini, mizacını, çevre şartlarını kontrol edemeyiz, biz sadece elimizden geleni yapmakla yükümlüyüz. Gündelik hayatın içinde her an doğru tepkileri veremeyebiliriz, ama fark edebiliriz, tekrarlamamak için elimizden gelen gayreti gösterebiliriz, tekrarladığımız döngülerin içinden çıkmak için uğraşabiliriz, okuyabiliriz, sorabiliriz, düşünebiliriz, kendimize bakıp kendimizi değiştirmeye çalışabiliriz. Öğrenciler ders çalışmayı nasıl bir öğrenme, ufkunu genişletme fırsatına dönüştürebilirse, biz de anneliğimizi öğrenme, kendini dönüştürme fırsatına çevirebiliriz.


5 Mart 2017 Pazar

Yirmi Aylık Gelişim

20 aylık çocuğunuz her gün yeni kelimeler öğreniyor ama bunların içinde en sevdiği kelime hayır :)
Bu ay bekleyebileceğiniz diğer şeyler:

Hayır dediğinde bunu zorluk çıkarmak için yapmadığını, sizin sınırlarınızı test edip öğrenmeye çalıştığını bilmek önemlidir. Bazı konularda seçme hakkı olduğunu (yiyeceği şeyler, giyeceği şeyler) , ama bazı konuların (araba koltuğunda oturmak, tehlikeden uzak durmak gibi) tartışılamaz olduğunu belirlemek gerekir.
Çocuğun istekleriyle ilgili devamlı mücadele hali, özellikle öfke nöbetleriyle sonuçlandığında, zorlayıcı olsa da, aslında çocuğunuzun karşı çıkmaları iyi bir şeydir, sizin sınırlarınızı test ediyor olması kendine güven duyduğunu ve kendini güvende hissettiğini gösterir.
Çocuğunuz artık emin adımlarla yürümektedir ve koşmayı yürümeye tercih edebilir. Ama direksiyon hakimiyeti henüz çok iyi olmadığından zaman zaman bir şeylere çarpıp düşebilir.
Merdivenler çocuklar için büyüleyicidir, sürekli çıkıp inmek isterler.
Bu yaşta çocuğunuz merdiven demirine ya da sizin elinize tutunarak merdiven çıkabilir. İnmeyi başarmakta zorlanabilir, genelde elleri ve dizleri ya da poposuyla inmeyi tercih eder.
Merdivenlerden düşmek ciddi yaralanmalara sebep olabilir bu yüzden çocuğunuzun merdivende oynamasına izin vermeyin ve inerken ya da çıkarken mutlaka ona eşlik edin.
Günde en az bir uyku (bazı çocuklar iki) ihtiyacı duyar. Her gün belirli bir süre uyumasını sağlamaya çalışın. Düzenli uyku uyumak (öğle saatleri iyi bir zamandır) çocuğunuzun çok yorulup huysuzlanmasını engelleyecektir.

Öğle zamanını uykuyla ilişkilendirmesi için akşam uykusu rutininize benzer gibi bir rutin uygulayabilirsiniz.

Şurada okuyup çevirdim.

daha sade bir hayat notlar

"Doğada vakit geçirmek sakinleştirir ve odaklanmayı sağlar; çoğu çocuk birkaç dakika içinde keşif yapmaya başlar. Çocuğunuzun, yapraklar, ağaç dalları, yosunlar gibi bulduğu sembolik nesneleri toplarken, ona iyi gelen yerleri nasıl keşfettiğini izleyin. Doğayı yönlendiremezsiniz, doğanın içine dalmak gerekir; doğa, bir çocuğun yaratıcılığını aktarabileceği canlı ama nötr bir kanvas gibidir.

Araştırmalar, hastane odalarından ağaçları görebilen hastaların, diğerlerine kıyasla daha hızlı iyileştiklerini gösteriyor. Bunda şaşılacak bir şey yok; doğa, hem fiziksel hem de duygusal açıdan son derece tedavi edicidir. Doğada geçirilen zaman nörolojik olarak bir çocuğu içinde bulunduğu amigdala- kaynaklı dövüş/kaç tepkisinden kurtarır; beynin limbik sisteminde (yaratıcılık) ve ön loblarda (kavrama) bulunan daha yüksek düşünme fonksiyonlarını harekete geçirir."

1 Mart 2017 Çarşamba

Küçük Ağacın Eğitimi

Küçük ağacın, bu küçük Kızılderili çocuğun öyküsü bana yaşamın doğal haliyle ne kadar basit, anlaşılır ve böylece yaşanabilir bir şey olduğunu hissettirdi, sorularla, kuşkularla, kötülükle boğuşmadan, bir ağaç gibi, yapman gerekeni yaparak, büyüyerek, hissederek, öğrenerek, “kafanda yorucu yükler” olmadan, kanatlanarak yaşamak. Kitabı okuduktan sonra şöyle dedim; bence biz aldığımız bunca eğitim bunca bilgi yığını içinde tek bir şeyi, en önemli şeyi öğrenmiyoruz; yaşamayı.
Kitaptan birkaç sevdiğim bölüm:

"Ruh aklı bütün diğer kaslar gibidir. Kullandığın zaman büyür ve güçlenir. Böyle olabilmesinin tek yolunu anlamak için onu kullanmak gerekir. Ama beden aklınla açgözlü ve benzeri olmaktan kurtulana kadar kapıyı açamazsın. Açtığın zaman anlayış gelişmeye başlar ve ne kadar anlamaya çalışırsan, ruh aklı o kadar büyür."
"Görüyorsun, Küçük Ağaç, öğrenmenin yapmaktan başka yolu yok. Senin buzağıyı almanı engelleseydim, her zaman bir buzağın olması gerektiğini düşünecektin. Sana satın almanı söyleseydim, öldüğü için beni suçlayacaktın.  Yaşam içinde öğrenmek zorundasın."



"Son kelebek çukurdan uçup gitti. Büyükbaba ile mısır soyarken bir mısır sapına kondu. Kanatlarını açmadı. Yalnızca kondu ve bekledi. Yiyecek depolama amacı yoktu. Ölecekti ve bunu biliyordu. Büyükbaba dedi ki kelebek birçok insandan daha akıllıymış. Bu konuda üzülmezdi. Amacını yerine getirdiğini ve şimdi amacının ölmek olduğunu biliyordu. Bu nedenle güneşin son sıcaklığında orada bekledi."