28 Eylül 2017 Perşembe

Bütün Beyinli Çocuk

Beynin işleyişini ilk kez bu kadar net, akılda kalıcı ve anlamlı şekilde zihnime adeta işleyen bir kitapla karşılaştım, size biraz anlatmak, ne anlattığı hakkında az çok yazmak istiyorum ama tam olarak anlamak için en iyisi baştan sona okumak, içindeki türlü uygulamalar, örnekler ve uzunca açıklamaların yanında benim anlattıklarım fazlasıyla özet kalacaktır. Yine de hem daha iyi aklımda kalması hem de içinizdeki kitap kurdunu uyandırmak için yazacağım.
Kitap, kriz anlarını fırsat olarak görebileceğimizi anlatarak başlıyor. Çocuklarla hayat her zaman yolunda ve sakin değildir, hatta çoğu zaman öyle değildir, sorunlar, krizler çatışmalar bizi yorgun düşürür. Çocuklarımızın sakin olmasını, sorunsuz bir hayat beklemek, kriz anlarında öfkelenip üzülmek yerine onları olgunlaştıracak doğru tepkileri vermeye çalışmak. Çocuklarla hayatı nehirde kürek çekmeye benzetiyor nehrin bir kıyısı kaos diğer kıyısı de düzen, hiçbir kontrolün olmadığı kaos da aşırı uç, hoşgörünün olmadığı katı düzen de.  Nehir ise iyi hissetme nehri. Bazen kaosa, bazen düzene yakınlaşsak, iki kıyı arasında gidip gelsek de genel olarak iyi hissetme nehri içinde kalıyoruz. Kaos ve katı düzen yakalarına çok yaklaştığımızda akıl ve duygusal sağlığımızdan o kadar uzaklaşıyoruz.  Çocuklar için de yanı şey geçerlidir. Onlarla yaşadığımız zorluklar çocukların iki uçtan birine fazla yakınlaştıklarında ortaya çıkar. Örneğin, üç yaşındaki çocuğunuz oyuncak gemisini parkta diğer çocuklarla paylaşmıyor mu? Bunun nedeni hoşgörüsüzlüğü ve katılığı. (Elbette yaşı için normal bir tepkidir) Ağlamaya, haykırmaya başladığında bu da bir kaos ortamıdır. Sizin yapmanız gereken çocuğunuzu iyi hissetme nehrine, kaos ve hoşgörüsüzlükten uzak, uyumlu bir ortama sokabilmektir. Bunun için de kendimizin nehirde dengeli bir şekilde ilerliyor olması gerekir.
Kitabın üzerinde durduğu temel nokta ise şu; beynimizin farklı bölümlerini anlayıp birbiriyle uyum içinde çalıştırabilmek. Beynimiz sağ beyin ve sol beyin olmak üzere iki bölümden oluşur. Çok kısaca; sağ beynimiz sezgisel ve duygusaldır, ayrıntılara değil büyük resme bakar, yaşanan bir şeyin anlamına ve yarattığı hisse önem verir. Sol beyin ise mantıksal, dilbilimsel ve gerçekçidir, ayrıntılara ve düzene odaklanır. İlk üç yıl boyunca çocukların sağ beyinleri sol beyinlerine baskındır. Duygularını bizim gibi hissederler ama bunu sözcüklere dökmek ve mantıktan faydalanmayı bilmezler. Hayatlarını şimdiki ana göre yaşarlar. Mantık, sorumluluk ve zaman kavramı onlar için henüz mevcut değildir. Neden diye sormaya başladığı zaman sol beyni devreye girmeye başlamıştır, neden sonuç ilişkilerini anlayıp sözcüklerle bu mantığı ifade etmeyi yavaş yavaş öğrenmeye başlar.
Bunları bilirsek, çocuğumuzdan mantıklı davranmasını ya da duygularını açıklamasını beklemeyiz. Peki ona sağ ve sol beynini uyum içinde geliştirmesine nasıl yardım edebiliriz? Kitabın temel önerisi bağ kurup ve yeniden yönlendirmek. Yani sağ beynin duygu dalgalarıyla boğuşmakta olan, sol beyni o an için devre dışı olan çocuğa mantıkla bir şeyler anlatmaya çalışmamak.  Öncelikle duygularını anladığımızı, anlaşıldığını hissettirmek. Fiziksel temas, şefkatli ses tonu, yargılayıcı olmadan dinleme, basit cümlelere duygularını ifade etmek gibi. Bir çocuk üzgün olduğunda onun sağ beyninin duygusal ihtiyaçlarına yanıt vermezsek mantık da genelde işe yaramayacaktır.
Yetişkinler olarak sorunları hep mantıkla çözmeye çalışmaya alışkın olduğumuzdan çocuğumuz bir sorun yaşadığında onu ikna etmek üzere uzun açıklamalara girişiriz. Bunun yerine bize saçma gelse bile duygularını kabullenip sağ beyniyle bağlantıya geçmeliyiz. (yıkıcı bir davranış söz konusuysa sakince engellenmeli, vurmak ısırmak vb.)
Çocuğumuz sakinleştikten sonra; mantığı devreye sokabiliriz. Yani onu yeniden yönlendirebiliriz. Yaptığı davranışın sonuçlarını, başka neler yapabileceğini konuşabiliriz.
Bir sorun yaşayan, örneğin canı yanan çocuğa tepkimiz genelde yok saymak oluyor, bir şey olmadı, ya da can sıkıcı bir şey olduysa konuşmak istemiyoruz. Bütün beyin yaklaşımı bunun yerine sorunu konuşmayı öneriyor. Düşen çocuğa; düştüğünde ne olduğunu hatırlıyor musun,sonra ne oldu vb sorular sorup olayları hatırladığı kadarıyla anlatmasını sağlayabiliriz. Burada çocuğun anlatmaya istekli olup olmadığını gözlemleyip ısrarcı olmamak önemli.
Beynin başka bir açıdan bölümleri ise alt beyin ve üst beyin.
Alt beyin daha ilkel, temel tepkilerimizi yönetir. Nefes alma, göz kırpma, savaş ya da kaç tepkisi, öfke korku gibi güçlü duygular, üst beyin ise daha gelişmiş tepkilerimizden sorumludur, analitik düşünme, hayal etme, plan yapma gibi daha karmaşık zihinsel işlemleri gerçekleştirir.
Bizim amacımız alt beyinle üst beyni birleştiren bir merdiven kurabilmektir. Sağ bayin sol bayin arasında olduğu gibi iki bölüm arasında uyum sağlamak.  Alt beynimiz doğduğumuz anda bile gelişmiştir, ilkel tepkiler dürtüler vardır, ancak üst beyin geç gelişir. Yani çocuklar öfke ve korkularını yoğun bir şekilde yaşarken bunları kontrol edip yönlendirecek mantıklı düşüncelerden yoksundurlar.
Üç yaşındaki çocuğunuz buzlukta portakallı çubuklu dondurma kalmadığı için öfke krizine girdiğinde alt beyinden üst beyne giden merdiven tamamen kapanmıştır ve ilkel beyne büyük bir enerji dalgası yüklenmiştir. Bu esnada ona mantıklı açıklamalar yapmanın hiçbir yararı yoktur, yapılacak şey onu yatıştırmaktır (evet mantıklı açıklamaları yatıştırmak için yaptığımızı biliyorum ama hiçbir işe yaramadığını bu kitaptaki mantıklı açıklamalarla çok daha iyi anladım) Sakinleşince üst beynini devreye sokmak için onunla konuşabilirsiniz. Çocuklar üst beyinlerini bazen kullanabilir, bazen de kullanamazlar, bunu bilirsek sahip oldukları beyne göre ellerinden gelenin en iyisini yaptıklarını anlayabiliriz.
Beynin entegrasyonunu sağlamak için öfke anlarında çocuklarımızın hareket etmesini sağlayabiliriz. Alt beyin üst beyinle bağlantı kuramadığında dengeyi sağlaması için en etkili yollardan biri bedenin hareket etmesini sağlamaktır. Fiziksel durumumuzda değişiklik yaptığımızda duygusal durumumuz da değişir (tebdil- i mekan😊) Bloke olan enerji akımının yeniden akışını sağlayabiliriz. Çocuklar için hareket dolu oyunlar etkili olabilir.
Peki alt beynimiz hakimiyeti ele aldığında yani kendi öfke anlarımızda ne yapmalıyız?
Ağzınızı sıkı sıkı kapatın ve sonradan pişman olacağınız bir şey söylemekten kaçının. Ellerinizi arkanızda kavuşturun ve fiziksel temastan kaçının. Bir alt beyin anı yaşıyorsanız ne olursa olsun çocuğunuzu korumalısınız. Biraz uzaklaşıp toparlanmaya çalışın. Durduğunuz yerde sıçrayıp hoplayın. Yavaş ve derin nefesler alın. Sakinleşince ilişkinizi onarın.
Kitaptan aklımda kalan diğer etkileyici şey ise akıl gözünü devreye sokup çalıştırmak konusundaki önerileriydi. Akıl gözü, o andaki algı, imge, duygu ve düşüncelerimizi fark etmek, sonra da o an yoğun yaşadığımız noktalardan ayrılıp dikkatimizi kendimizle ilgili başka noktalara da çekebilmek. Örneğin ilk anda fark ettiklerimiz;
Öyle yorgunum ki. Keşke yapılacak işler olmasa
Oyuncaklarını yere atması beni sinirlendiriyor
İçimden hiç dışarı çıkmak gelmiyor vb gibi şeyler olabilir.
Şimdi bilinçli olarak başka noktalara odaklanalım:
Çocuğumun son zamanlarda söylediği komik ve sevimli şeyler nelerdi?
Ebeveynlik zor da olsa keyifli anlarını seviyor muyum?
Çocuğumun yürüdüğü anı hatırlıyor muyum?
Nasıl bir çocuk yetiştirmek istiyorum?
Ruh haliniz değişti mi? Dikkatimizin odağını değiştirdiğimizde ruh halimiz de değişir. Burada mühim olan dikkatimizin odağını fark edebilmek ve değiştirebilmek. Bunu çocuklarımıza da öğreterek daha geniş bir perspektif kazandırabiliriz.
Yine önemli bir bölüm; çocuklarımızın başkalarıyla entegre olmasını nasıl sağlayabiliriz?
Öncelikle, aile içi keyifli zamanlar geçirmelerini sağlamaya çalışmalıyız, oyunlar birlikte yapılan etkinlikler, işler vb. En fazla vakit geçirdikleri kişilerle olumlu deneyimler yaşarlarsa başka insanlarla da bağ kurabilirler.
Çocuklarımızın bizimle ve başkalarıyla yaşadıkları çatışmaları bağ kurmak için kullanabiliriz. Çatışmaları engeller olarak değil başkalarının bakış açısı ve duygularını anlama, sözel olmayan iletişimi öğrenme fırsatları olarak görmek işimizi kolaylaştıracaktır.
Detaylı açıklamalar, örnekler, uygulamalar vb için bakınız kitabın kendisi. Bütün ebeveynlere ve eğitimcilere önerimdir.



19 Eylül 2017 Salı

Söz Dinlemeyen İki Yaş Çocuğu

Yazıyı şuradan çevirdim.

Sekiz yıl boyunca yoğun bakım hemşiresi olarak çalıştım ve sürekli kritik durumlarla mücadele etmek durumunda kaldım
Hastaları kaydetme, acil ilk yardım uygulamaları, ilaç verme, şok verme, aynı anda pek çok makineyi kullanma ve ilaç tedavisini düzenleme işini zorlanmadan yaptım.
Daha sonra iki yaşında beni dinlemeyen bir çocuğum oldu ve önemli bir şey öğrendim. Kararlı bir çocuğa ebeveynlik yapmak yoğun bakımdaki en zor günümden daha zordu.

Şunu açıklığa kavuşturalım iki yaşındaki bir çocuk korkunç iki yaşını yaşadığı için bizi dinlemiyor değil. İki yaşındaki bir çocuğa dinlemeyi öğretmek zor, çünkü hayatının en büyük beyin gelişimini yaşıyor.
Basitçe şöyle; doğumdan üç yaşına kadar, çocuğunuzun beyninde her saniyede 700 yeni sinir bağlantısı oluşuyor.
Her saniyede 700 yeni bağlantıyı düşününce, çocuklara kendilerini dinletme mücadelesi veren bu kadar çok ebeveyn olmasını anlamak zor mu?
İki yaş çocuğuna nasıl yardımcı olabiliriz?
Eskiden iki yaşındaki oğlumla saçma tartışmalara girerdim, genelde şöyle olurdu:
Oğlum: Tost istiyorum
Ben: Tabii oğlum
Oğlum: Tost istemiyorum (kendini yere atar)
Ben: Ne? Neden?  Tostla ilgili sorun ne?
İşte yanlış olan şey tam da burada.
Ben iki yaşındaki oğlum mantıklı düşünebiliyormuş gibi mantığa dayanan sorular soruyorum ama aslında o mantıklı düşünemiyor.
Eğer sizi dinlemeyen iki yaşında bir çocuğunuz varsa, şunu bilmelisiniz, davranışlarının büyük bölümü (%90 gibi) mantıksal beyin tarafından değil, duygusal beyin tarafından yönetilmektedir.
Yani iki yaşındaki çocuğunuzun gün boyunca duyguları tarafından yönetilen mantıksız ve dürtüsel düşünceleri var.
Bu, saniyede 700 nöronu düşününce gayet normal ve beklenen bir durum.
İşte basit bir çözüm:
Sorular sormak yerine o anda çocuğunuzun tam olarak olduğu yer ile bağlantıya geçin. Soru sormayı bırakın. Çocuklar neden öyle hissettiklerini anlayamaz ve dile getiremezler, sadece hissederler.
İki yaşındaki bir çocuğa, “sorun ne”, “bunu neden yaptın” ya da “neden ağlıyorsun” diye sorduğunuzda ağlayarak, susarak, az önce söylediği bir şeyi tekrarlayarak, bağırarak ya da buna benzer şekillerde cevap verir.
İki yaşındaki çocuğunuz bu soruların cevabını bilemez çünkü duygusal dürtüleriyle hareket etmektedir, mantığıyla değil.
Neden artık tost istemediğini bilmiyordur.
Tostla ilgili sorunun ne olduğunu bilmiyordur.
Tek bildiği kafasının içinde ona “tosta hayır de” diyen karşı konulamaz bir itici güç olduğudur.
Kabul Edin
Çocuğunuz ne kadar mantıksız ya da dürtüsel hareket ediyor olursa olsun, düşündüklerini, yaptıklarını ve hissettiklerini kabul edin.
Sakin olun, kabul edin ve duygusunun olduğu yerde onunla bağlantıya geçin.
Tostu istemiyorsun, anlıyorum
Sonra bekleyin. Eğitimciler buna bekleme süresi der ben buna “büyük ebeveynlik beklemesi” diyorum.
Çocuğunuzun durumu zihninde işleyebileceği  3-7 saniyelik (veya daha uzun süre) bir bekleme.
Mucizenin gerçekleştiği yer burası.
Onunla tost hakkında kavga etmeyi bıraktım ve bunun yerine enerjimi birkaç yudum kahve içmek için kullandım
Bir şey söylediği her seferinde onun düşüncelerini kabul ettim ve sakince sınırlarımı bilmesine izin verdim.
“Tost istemiyorsun. Anlıyorum. Tostunu kahvaltıda yiyebilirsin ya da daha sonra atıştırmalık zamanında yiyebilirsin”

Sonra durdum ve bir yudum kahve aldım (Tamam ... birkaç büyük yudum)

Tam 7 dakika sonra, geri döndü ve tost yemeye hazır olduğuna karar verdi.
Bir tost ve söz dinleyen bir çocuk mucizesi!
Kendimi hem 7 dakikalık bir mücadeleden kurtardım hem de tostunu yedi!
Eğer sizi dinlemeyen iki yaşındaki bir çocukla uğraşıyorsanız şunu unutmayın; her saniyede 700 yeni nöron oluşurken ona soru sormayın, sadece durumu kabul edin.


15 Eylül 2017 Cuma


Waldorf ekolü çocuklara küçük yaşlardan itibaren masal okunmasını önerir. Başka bir yaklaşım, Montessori ekolü ise çocuk kitabı seçiminde altı yaş öncesi somut içerikli, gerçek öğeler içeren kitaplar okunmasını önerir. Çocuk hayal ile gerçeği ayırt etme becerisi kazanmadan-ki bu da 6-7 yaş civarına rastlıyor- hayali öğeler içeren kitaplar okumak çocuğun kafasını karıştırır, der. Örneğin hayvanların konuştuğu ya da çocukların havada uçtuğu vb.
Buna bir miktar katılıyorum, çocuk hayal ile gerçeği ayırt etmeden, daha çevresindeki somut dünyayı keşfedip öğrenmeden hayali figürler zihnini karıştırır diye düşünüyorum ama tamamen de katılmıyorum, mesela hayvanların konuştuğu, giyindiği kitapları okuyoruz ve oyun oynarken de hayvanları oynatıp konuşturuyoruz. Ama deniz kızlarının, perilerin vb olduğu kitapları henüz almıyorum.
Bunların dışında; Nohut’a kitap seçerken mümkün olduğunca dikkatli davranmaya çalışıyorum. Çünkü bir kitabı defalarca okuyoruz, her bir ayrıntıyı tekrar tekrar sorup kafasına iyice yerleştirip bir süre sonra bana anlatmaya başlıyor. Hatta benim okuduğum kitabı bir başkası okurken sorduğu soruya farklı bir cevap alırsa, öyle değil deyip benim verdiğim cevabı söylüyor😊
Kitabın üzerindeki yaş önerisine pek aldırmıyorum. Kitabın içine baktığımda resimleri güzelse, Nohut sorduğu zaman ona açıklamakta zorlanacağım şeyler yoksa, dili anlaşılır, sade ise, kitabın hikayesi Nohut’un anlayabileceği bir hikaye ise, şiddet içeren unsurlar ya da yanlış anlayabileceği, kafasını karıştırabilecek şeyler yok ise alıyorum.
Çocuk dergilerinde de içinde reklam olmamasına (reklam olan dergiler de alıyoruz diğer içeriklerini beğendiğimiz için, bir süre baktıktan sonra kaldırıyorum) ve Nohut’a ne olduğunu açıklayamadığım acayip çizgi film karakterleri olmamasına dikkat ediyorum

Son olarak bir uyku kitabı önerisi vereyim. “Bir Fil Nasıl Uyur” Çok eğlenceli bir kitap. Öyle ki uykunuzu kaçırabilir. 

9 Eylül 2017 Cumartesi

Bağırmayan Anneler

Üniversite yıllarım ve sonrasında genelde davranışçı yaklaşıma dayalı ebeveynlik kitapları ön plandaydı. Olumsuz davranışları görmezden gel, olumlu davranışları pekiştir gibi daha çok evcil hayvan yetiştirmede işe yarayacak bir yığın yöntem öğrendik. Çocuğunla uyuma, ceza yok ama sevdiği şeylerden mahrum bırakabilirsin gibi yöntemlerin doğruluğuna inandık. Şükür ki, çocuk sahibi olduktan sonra daha insancıl yaklaşımlarla çocuk büyütmeyi anlatan kitaplara rastladım, okudum ve bildiklerimin, bana öğretilenlerin yanlışlığını hem okuyarak hem yaşayarak öğrendim. Bahsettiğim kitaplar çoğunlukla yabancı yazarlarındı; alfie kohn, magda gerber, aletha solter, adele faber, naomi aldort gibi. Yakın zamanda bütün bu okuduklarımı bütüncül, akıcı ve akılda kalır bir şekilde bir araya getirmiş bir kitap okudum, üstelik de ilk kez çeviri değil. Bağırmayan Anneler-Hatice Kübra Tongar
Kitabı okuduktan sonra en azından şu önemli gerçeği kabul edeceğimizi düşünüyorum: Çocuklara bağırarak, onları üzerek, onlara olumsuz duygular yaşatarak istemediğimiz davranışları engelleyemeyiz. Gücümüzü canımızın istediği gibi, bazen çocuğu ezerek bazen göklere çıkartarak kullanamayız. Annelik bize bahşedilmiş muazzam bir güç demek, bunu doğru şekilde kullanmak için muhakkak kendimizi eğitmeliyiz. Araba kullanmak için ehliyet, meslek sahibi olmak için diploma, pasta yapmayı öğrenmek için bile sertifika alıyoruz. Lakin şu hayatta öğrendiğimiz en önemli ve ciddi iş annelik olmasına rağmen, bu konuda gayret göstermeye, okumaya, öğrenmeye zahmet gözüyle bakabiliyoruz.
Kitap bağırmamanın gerekliliğini uzun uzun anlatıyor ama bağırmamak demek her şeyi kabul etmek, hiç sınır çizmemek demek değil elbette, duygularımızı insani yollarla ifade etmek ve böylece çocuğumuza da örnek olmak demek.

Kitap öncelikle çocuklarımıza bağırmamıza neden olan yanlış inanışları tek tek inceliyor. Bunlar bize yol açmaktan ziyade önümüzü tıkayan, gerçekçi olmayan, çevremizden duyarak farkında olmadan zihnimize yerleştirdiğimiz ya da kolayımıza geldiği için benimsediğimiz düşünceler. Bağırmazsam dediğimi yapmaz, beni deli etmek istiyor gibi.
Sonraki bölümde bağırmak çocuklara ve aslında bize nasıl zarar verdiğini anlatıyor.
-Bağırmak güvenli bağlanmayı zedeler. Bağlanma demek güven demek. Size hiç ummadığınız bir anda bağıran biriyle kendinizi nasıl emniyette hissedersiniz?
-Çocuğumuzu iyi insan olarak yetiştirmemizi engeller. Çünkü çocuğa öfkeyi yönetmeyi değil kontrolsüzce dışa vurmayı, kendinden güçsüzü ezmeyi öğretmiş oluruz.
-Olumsuz duygulara dolayısıyla da olumsuz davranışlara neden olur.
Peki bağırmamıza sebep olan öfkemiz neden ortaya çıkıyor ve kontrol etmek için neler yapabiliriz?
Kitabın temel önerisi; kendimizi güçlü kılmak. Bunu da kendimize zaman ayırarak, kendimizi dinleyerek, besleyerek yapabiliriz. Bizde olumsuz duygular uyandıran durumları fark edip bunlar için neler yapabileceğimize odaklanmak gerekiyor.
 Bana kalırsa, çocuklarımıza daha insancıl bir yaklaşım sergileyebilmenin, koşulsuz sevgi verebilmenin önemini anlamak ve uygulamak için, okunabilecek temel kitaplardan biri.






Kitaptan sevdiğim ve aklımda tutmak istediğim bölümler:

Anneliğin beş altın kuralı
Çocuğumun doğuştan gelen bir kişiliği ve mizacı var. Bunu bilmeli ve kabullenmeliyim
Çocuğum benden ayrı bir insan. Kendi karar ve tercihleri var
Çocuğumun emniyette hissetmesi için evimizi sevgi dolu yapıcı eleştirilerin olduğu saygın bir ortam haline getirmeliyim Bir misafir gelse yapmayacağım hiçbir davranışı çocuğuma da yapmamalıyım
Çocuğumun merak duygusuyla çatışmamalıyım
Hatalarla baş etmeyi öğrenmeli hatadan dönmek için alınan sorumlulukta çocuğumu desteklemeliyim
Kitapta beğendiğim bazı öneri ve örnekler:
Yapma demek yerine dilimizi olumlu hale getirmeye çalışmak gerek.  Kumandayı yere atma yerine oyuncak kumandayı yere atabilirsin.  (Söylemesi basit ama uygulamada çoğu kez kendimi olumsuz cümlelerle uyarıda bulunurken yakalıyorum.)
Davranıştan ziyade niyete odaklan. Bazen öyle gibi görünse de çocuklar kötü niyetle bir davranışta bulunmuyor. Olumsuz davranışların altında olumsuz duygular var, çocuklar duygularını yönetmeyi beceremezler. Çocuklar pek çok konuda eksik bilgiye sahiptir, bu yüzden de bize göre yanlış ama görünen davranışlarda bulunurlar. (Olumsuz davranışların nedenleriyle ilgili buna benzer bir kısmı Aletha Solter’in Bilinçli Bebek kitabından yazmıştım daha önce)

Sarılmak; Ruh yarasına ve beden ağrısına doğal bir ilaç.
Kriz anında ders vermeye çalışma. (Şimdilerde okuduğum Bütün Beyinli Çocuk kitabı bunun nedenlerini detaylıca anlatıyor, ilk fırsatta yazacağım inşallah.)



1 Eylül 2017 Cuma

şiddetsiz iletişim

Tekrar tekrar okumak istediğim, en iyiler listemde tereddütsüz yerini alacak bir kitap: Şiddetsiz İletişim. Sadece okumakla bitmeyen, gündelik yaşama uygulanması gereken bir kitap. Buraya yazarken bir yandan da ufak notlar çıkarıp uygulama çalışmalarına başlamak istiyorum. Çünkü kullanmaya çok ihtiyaç duyduğum bir dili öğretiyor kitap ama biliyorum yıllar yıllar boyu öğrendiğin bir dili değiştirmek çok zor ve bu, kitaptan bazı cümleleri olduğu gibi alarak kullanmakla olacak bir şey değil. Uğraşarak, anlayarak, özümseyerek kendi kendine oluşturacağın bir dil.
Bu dili anlamaya çalışırken aklımda kalan en önemli şey şu: öncelikle duygularımın sorumluluğunu almam gerekiyor. Başkalarının yaptıkları sadece duygularımın tetikleyicisi olabilir sebebi değil. Örneğin;
Dün akşam gelmemekle beni hayal kırıklığına uğrattın” demek yerine
“Dün akşam gelmeyince hayal kırıklığına uğradım çünkü seninle konuşmak istiyordum.” demeyi seçebilirim.

Duygularımız, başkalarının yaptıklarını nasıl algılayacağımızı seçmemiz ve o andaki ihtiyaç ve beklentilerimizle ortaya çıkar, yani aslında bizimle ilgilidir.
Bir mesaj verirken dört seçeneğimiz vardır.
1.Kendimizi suçlamak
2.Başkasını suçlamak
3.Kendi duygu ve ihtiyaçlarımızı algılamak
4.Başkalarının duygu ve ihtiyaçlarını sezmek
 Kendi duygu ve ihtiyaçlarımızı anlayıp başkalarının duygu ve ihtiyaçlarını sezerek duygusal kölelikten özgürlüğe geçebiliriz. Duygusal kölelikte kendimizi başkalarının duygularından sorumlu hissederiz. (Benim yüzümden hayal kırıklığına uğradı vb. ) Duygusal özgürlükte ise niyetimizin ve davranışlarımızın sorumluluğunu üstleniriz.

Şiddetsiz İletişimle bir mesaj verirken temelde şu dört öğeyi kullanırız:
1.Gözlemlediğimiz somut davranışlar
2.Buna bağlı olarak ne hissettiğimiz
3.Duygularımızı oluşturan ihtiyaçlarımız, değerlerimiz, arzularımız
4.Yaşamımızı zenginleştirmek için istediğimiz/rica ettiğimiz somut davranışlar
Bu dil kısaca, olumsuz iç mesajları duygu ve ihtiyaçlara tercüme etmek demektir. Karşımızdaki insanın düşünceleri, yargıları yerine, duyguları ve ihtiyaçlarını anlamaya çalışarak bağ kurmak, ortak insanlığımıza ulaşmak. Böylelikle sevgi kanallarımızı tıkayan yargı, etiket ve suçlamalar ortadan kalkar ve iletişim kurabilir hale geliriz.
Kitaptan çok sevdiğim bir şiirle bitireyim:
“ İnsanlık eskiden beri
Ve hâlâ
Sınırlı sevgilerin
Altın kafesinde

Miskinleşmiş uyuyor.” Teilhard de Chardin