Daha fazlasını istemek, yerinde durmamak, hep daha yükseğe
tırmanmak mesajlarıyla çevrili olduğumuz bu dünyada farklı ama aslında köklü
bir sese kulak vermeye ne dersiniz?
Azla Mutlu Olmak, uzun zamandır düşündüğüm, uygulamaya
çalıştığım, kimi zaman başarıp bazen başaramadığım bir yaşam biçimi sunuyor
bize. Daha az tüketmek, eşyalarımızı azaltmak, , başkalarının sahip
olduklarından gözümüzü ayırıp kendi elimizdekilerle mutlu olmak. Aslında zor
değil, çünkü doğamız zaten buna uygun ama etraftan sürekli aldığımız mesajlarla
kendimizi bir kavganın, bir mücadelenin içinde buluveriyor ve bu mücadele
normalmiş kabul ederek yolumuza koşarak devam ediyoruz. Kitap diyor ki; biraz
duralım, düşünelim ve bize sahip oldukça mutlu, başarılı, iyi olacağımızı
söyleyen seslere soralım: Neden?
Yazara göre, tüketmek deneyimin, yaşamın kendisinin yerini
tutmaz. Eğer mutlu olmak, özgür olmak, iyi olmak istiyorsak yaşamın kendisine,
içindeki anlara odaklanmak bize bir yol açabilir. Biriktirmek yalnızca
sırtımızda daha fazla yük taşımak demektir ve potansiyelimizi gerçekleştirecek
zamana, alana ve enerjiye sahip olmak için yüklerden kurtulmakla işe
başlayabiliriz.
Az eşya daha az stres, daha az iş demektir. Önce, bir
şeylerimizin olmaması nedeniyle strese gireriz. Belki bir mağaza ya da reklamda
bir şey gördük ve aniden o zaman kadar bu olmadan nasıl yaşayabildiğimize
hayret ettik. Ona sahip olmak için çalışmaya başlarız. Satın aldığımızda mutlu
oluruz ama bu kadar para harcadıysak ona iyi bakmalıyız, diye düşünürüz. Yeni
bir eşyayla birlikte yeni sorumluluklara sahip oluruz.
Az eşya, aynı zamanda daha fazla özgürlük demektir. Eşyalar
bizi bir yere bağlayabilir, ayrılmayı, yürümeyi zorlaştırabilir. Örneğin,
seyahat ederken az eşyayla hayatımızı sürdürebiliriz ve sadece bir sırt çantasıyla
gayet mutluyuzdur.
Yazar, bize iyi bir bekçi olmayı öneriyor. Bize satın
aldırmak için uğraşan bu çağda satın almamak için uyanık olmak gerek. Evimize
giren her şey bizim sorumluluğumuzda ve dur deme hakkına sahibiz. Bunun için evimizi
kutsal bir mekan olarak düşünebiliriz, bir depolama alanı değil.
Kitapta karşıma çıkan ve daha önce pek dikkat etmediğim bir
konu; alan açmak üzerine idi. Evlerde eşyalar yerine alanlara sahip olmak çok
önemli çünkü alan olmadan hareket edemeyiz, çalışamayız, üretemeyiz. Bir şeyler
içebilmek için nasıl boş bir bardağa, yemek pişirmek istediğimizde boş bir
tencereye ihtiyacımız varsa, evlerimizde
de dinlenmek, yaratmak ve oynamak için alanlara ihtiyacımız var. Biz alan
yaratmak yerine alanları doldurmak için uğraşıyoruz ve bir süre sonra kendimizi
eşyalarımız için alan arar halde buluyoruz. Hem rahat hareket edebilmek hem de
evlerimizde güzel bir ortam yaratmak için alan açmalıyız. Debussy’nin dediği
gibi; “Müzik notalar arasındaki alandır.” Güzellik, takdir edilebilmek için
belli bir miktar boşluğa ihtiyaç duyar-aksi halde sadece kaos ve kakofoni olur.
Her güzel şeye sahip olmak zorunda olmadığımızı fark etmemiz
gerekiyor. Yazarın önerisi, , “sahip olmadan tadını çıkarma” yı alışveriş
sloganı haline getirmek. Cam bir biblonun zarafetinin ya da bir bileziğin
işçiliğini tadına varın ama bunları vitrinde bırakın, diyor. Bunu bir müze
ziyareti gibi düşünün: sahip olma olasılığı ve baskısı olmadan güzel
tasarlanmış nesnelerin güzelliğini ve tasarımını takdir etmek için bir fırsat.
Gandhi “Basit yaşayın ki başkaları da basitçe yaşayabilsin.”
demiş. Biz de eylemlerimizin sonuçlarının dalga dalga bütün dünyaya yayıldığını
unutmayalım. Küresel düşünürsek, dünyayı yedi milyar başka insanla
paylaşıyoruz. Alanımız ve kaynaklarımız sınırlı. Devam etmek için yeterli
yiyecek, su, toprak ve enerji olmasını nasıl garanti altına alabiliriz?
İhtiyacımız olandan fazlasını kullanmayarak. Çünkü aldığımız her fazlalıktan
başkası mahrum olacak.
Satın aldıklarımız başka insanları da etkiler. Dünyanın öbür
ucundaki insanlar, biz yeni bir kot pantolon alabilelim diye adaletsiz,
güvenliksiz ya da insanlık dışı çalışma koşullarına mahkum olmamalı ya da yeni
bir kanepemiz olsun diye havaları ve suları kirletilmemeli. Üretimi,
üreticilerin hayatlarını ve topluluklarını tahrip etmekten çok zenginleştiren
ürünleri arayıp bulmalıyız.
Elbette satın aldığımız her malın etkisini hesaplamak zor
ama bunun için kısa bir yol var: YEREL, KULLANILMIŞ VE DAHA AZ satın alarak.
Evlerimizi sadeleştirmek için yazarın, STREAMLINE dediği bir
teknik detaylıca anlatılmış. Bu teknik evin her bölümünü ayrı ayrı ele alarak
sadeleştirmeyi içeriyor.
Sil Baştan, tekniğiyle başlıyoruz. Tek bir bölümü ele alıp
tamamen boşaltmak demek. Başlayacağımız bölüm bir oda ya da bir çekmece olabilir.
Buradaki her şeyi, örneğin çekmeceden başladıysak içindeki her şeyi
çıkarıyoruz. Tamamen boşaltmanın önemi, hep aynı yerlerde durmasına alıştığımız
şeylere farklı ve daha işlevsel yerler verebilmemiz. O eşya orada durmadığında,
o yerin ne kadar güzel olabileceğini görmek bakış açımızı tamamen değiştirebiliyor.
Eşyaları ayırmayı, neyi atacağınıza karar vermekten çok neyi
tutacağınıza karar vermek olarak düşünürsek, işimiz kolaylaşıyor. Gerçekten
sevdiğiniz ve ihtiyaç duyduğunuz şeyleri seçip yalnızca hayatımızı
zenginleştiren şeylerin yer aldığı sade ve güzel bir mekan elde ediyoruz.
Sonra, eşyalarımızı üç kategoriye ayırıyoruz. Çöp, Hazine ve
Transfer.
Çöp, adı üstünde, kesin atılacak eşyalar anlamına geliyor.
Evimizden çıkarmaya karar veremediğimiz şeyler için Hemen Karar Verilemeyenler
Kutusu oluşturabiliriz. Burada, saklamak istediğinizden emin olmadığınız, ama
ayrılmayı da göze alamadığınız şeyler bir süre kalabilir.
Transfer, başka birilerine verebileceğimiz eşyaları
içeriyor.
Hazine, güzellikleri ya da fonksiyonları nedeniyle gerçekten
değer verdiğiniz şeyler demek.
Her eşyayı elde tutmak için bir gerekçemiz olmalı. Hazine yığınımıza nelerin ait olduğunu
belirlerken, Pareto prensibini düşünelim. 8/20
kuralı olarak da bilinir. Buna göre eşyalarımızın yüzde yirmisini
zamanın yüzde sekseninde kullanırız. Yani sahip olduklarımın beşte biriyle
idare edebilir ve bunun farkına bile varmayız. Tek yapmamız gereken yüzde
yirmimizi tespit etmek.
Minimalist yaşam bizi özgürleştirir. Çalış ve harca döngüsünden
kurtarır. Ne zaman reklamları görmezden gelsek, bizi cezbeden nesnelerden
uzaklaşsak, kütüphaneden kitap ödünç alsak, giysilerimizi yenilemek yerine
tamir etsek ve en yeni elektronik aleti almaya dirensek, kendi “tüketici
itaatsizliği” eylemimizi gerçekleştiriyoruz. Basitçe, satın almayarak iyi bir
dünyaya katkıda bulunuyoruz: Sömüren iş yaşamına destek olmaktan kaçınıyoruz ve
gezegenimizin kaynaklarını koruyoruz.