23 Mart 2018 Cuma

Azla Mutlu Olmak


Daha fazlasını istemek, yerinde durmamak, hep daha yükseğe tırmanmak mesajlarıyla çevrili olduğumuz bu dünyada farklı ama aslında köklü bir sese kulak vermeye ne dersiniz?
Azla Mutlu Olmak, uzun zamandır düşündüğüm, uygulamaya çalıştığım, kimi zaman başarıp bazen başaramadığım bir yaşam biçimi sunuyor bize. Daha az tüketmek, eşyalarımızı azaltmak, , başkalarının sahip olduklarından gözümüzü ayırıp kendi elimizdekilerle mutlu olmak. Aslında zor değil, çünkü doğamız zaten buna uygun ama etraftan sürekli aldığımız mesajlarla kendimizi bir kavganın, bir mücadelenin içinde buluveriyor ve bu mücadele normalmiş kabul ederek yolumuza koşarak devam ediyoruz. Kitap diyor ki; biraz duralım, düşünelim ve bize sahip oldukça mutlu, başarılı, iyi olacağımızı söyleyen seslere soralım: Neden?
Yazara göre, tüketmek deneyimin, yaşamın kendisinin yerini tutmaz. Eğer mutlu olmak, özgür olmak, iyi olmak istiyorsak yaşamın kendisine, içindeki anlara odaklanmak bize bir yol açabilir. Biriktirmek yalnızca sırtımızda daha fazla yük taşımak demektir ve potansiyelimizi gerçekleştirecek zamana, alana ve enerjiye sahip olmak için yüklerden kurtulmakla işe başlayabiliriz.
Az eşya daha az stres, daha az iş demektir. Önce, bir şeylerimizin olmaması nedeniyle strese gireriz. Belki bir mağaza ya da reklamda bir şey gördük ve aniden o zaman kadar bu olmadan nasıl yaşayabildiğimize hayret ettik. Ona sahip olmak için çalışmaya başlarız. Satın aldığımızda mutlu oluruz ama bu kadar para harcadıysak ona iyi bakmalıyız, diye düşünürüz. Yeni bir eşyayla birlikte yeni sorumluluklara sahip oluruz.
Az eşya, aynı zamanda daha fazla özgürlük demektir. Eşyalar bizi bir yere bağlayabilir, ayrılmayı, yürümeyi zorlaştırabilir. Örneğin, seyahat ederken az eşyayla hayatımızı sürdürebiliriz ve sadece bir sırt çantasıyla gayet mutluyuzdur.
Yazar, bize iyi bir bekçi olmayı öneriyor. Bize satın aldırmak için uğraşan bu çağda satın almamak için uyanık olmak gerek. Evimize giren her şey bizim sorumluluğumuzda ve dur deme hakkına sahibiz. Bunun için evimizi kutsal bir mekan olarak düşünebiliriz, bir depolama alanı değil.
Kitapta karşıma çıkan ve daha önce pek dikkat etmediğim bir konu; alan açmak üzerine idi. Evlerde eşyalar yerine alanlara sahip olmak çok önemli çünkü alan olmadan hareket edemeyiz, çalışamayız, üretemeyiz. Bir şeyler içebilmek için nasıl boş bir bardağa, yemek pişirmek istediğimizde boş bir tencereye ihtiyacımız varsa,  evlerimizde de dinlenmek, yaratmak ve oynamak için alanlara ihtiyacımız var. Biz alan yaratmak yerine alanları doldurmak için uğraşıyoruz ve bir süre sonra kendimizi eşyalarımız için alan arar halde buluyoruz. Hem rahat hareket edebilmek hem de evlerimizde güzel bir ortam yaratmak için alan açmalıyız. Debussy’nin dediği gibi; “Müzik notalar arasındaki alandır.” Güzellik, takdir edilebilmek için belli bir miktar boşluğa ihtiyaç duyar-aksi halde sadece kaos ve kakofoni olur.
Her güzel şeye sahip olmak zorunda olmadığımızı fark etmemiz gerekiyor. Yazarın önerisi, , “sahip olmadan tadını çıkarma” yı alışveriş sloganı haline getirmek. Cam bir biblonun zarafetinin ya da bir bileziğin işçiliğini tadına varın ama bunları vitrinde bırakın, diyor. Bunu bir müze ziyareti gibi düşünün: sahip olma olasılığı ve baskısı olmadan güzel tasarlanmış nesnelerin güzelliğini ve tasarımını takdir etmek için bir fırsat.
Gandhi “Basit yaşayın ki başkaları da basitçe yaşayabilsin.” demiş. Biz de eylemlerimizin sonuçlarının dalga dalga bütün dünyaya yayıldığını unutmayalım. Küresel düşünürsek, dünyayı yedi milyar başka insanla paylaşıyoruz. Alanımız ve kaynaklarımız sınırlı. Devam etmek için yeterli yiyecek, su, toprak ve enerji olmasını nasıl garanti altına alabiliriz? İhtiyacımız olandan fazlasını kullanmayarak. Çünkü aldığımız her fazlalıktan başkası mahrum olacak.
Satın aldıklarımız başka insanları da etkiler. Dünyanın öbür ucundaki insanlar, biz yeni bir kot pantolon alabilelim diye adaletsiz, güvenliksiz ya da insanlık dışı çalışma koşullarına mahkum olmamalı ya da yeni bir kanepemiz olsun diye havaları ve suları kirletilmemeli. Üretimi, üreticilerin hayatlarını ve topluluklarını tahrip etmekten çok zenginleştiren ürünleri arayıp bulmalıyız.
Elbette satın aldığımız her malın etkisini hesaplamak zor ama bunun için kısa bir yol var: YEREL, KULLANILMIŞ VE DAHA AZ satın alarak.
Evlerimizi sadeleştirmek için yazarın, STREAMLINE dediği bir teknik detaylıca anlatılmış. Bu teknik evin her bölümünü ayrı ayrı ele alarak sadeleştirmeyi içeriyor.
Sil Baştan, tekniğiyle başlıyoruz. Tek bir bölümü ele alıp tamamen boşaltmak demek. Başlayacağımız bölüm bir oda ya da bir çekmece olabilir. Buradaki her şeyi, örneğin çekmeceden başladıysak içindeki her şeyi çıkarıyoruz. Tamamen boşaltmanın önemi, hep aynı yerlerde durmasına alıştığımız şeylere farklı ve daha işlevsel yerler verebilmemiz. O eşya orada durmadığında, o yerin ne kadar güzel olabileceğini görmek bakış açımızı tamamen değiştirebiliyor.
Eşyaları ayırmayı, neyi atacağınıza karar vermekten çok neyi tutacağınıza karar vermek olarak düşünürsek, işimiz kolaylaşıyor. Gerçekten sevdiğiniz ve ihtiyaç duyduğunuz şeyleri seçip yalnızca hayatımızı zenginleştiren şeylerin yer aldığı sade ve güzel bir mekan elde ediyoruz.
Sonra, eşyalarımızı üç kategoriye ayırıyoruz. Çöp, Hazine ve Transfer.
Çöp, adı üstünde, kesin atılacak eşyalar anlamına geliyor. Evimizden çıkarmaya karar veremediğimiz şeyler için Hemen Karar Verilemeyenler Kutusu oluşturabiliriz. Burada, saklamak istediğinizden emin olmadığınız, ama ayrılmayı da göze alamadığınız şeyler bir süre kalabilir.
Transfer, başka birilerine verebileceğimiz eşyaları içeriyor.
Hazine, güzellikleri ya da fonksiyonları nedeniyle gerçekten değer verdiğiniz şeyler demek.
Her eşyayı elde tutmak için bir gerekçemiz olmalı.  Hazine yığınımıza nelerin ait olduğunu belirlerken, Pareto prensibini düşünelim. 8/20  kuralı olarak da bilinir. Buna göre eşyalarımızın yüzde yirmisini zamanın yüzde sekseninde kullanırız. Yani sahip olduklarımın beşte biriyle idare edebilir ve bunun farkına bile varmayız. Tek yapmamız gereken yüzde yirmimizi tespit etmek.
Minimalist yaşam bizi özgürleştirir. Çalış ve harca döngüsünden kurtarır. Ne zaman reklamları görmezden gelsek, bizi cezbeden nesnelerden uzaklaşsak, kütüphaneden kitap ödünç alsak, giysilerimizi yenilemek yerine tamir etsek ve en yeni elektronik aleti almaya dirensek, kendi “tüketici itaatsizliği” eylemimizi gerçekleştiriyoruz. Basitçe, satın almayarak iyi bir dünyaya katkıda bulunuyoruz: Sömüren iş yaşamına destek olmaktan kaçınıyoruz ve gezegenimizin kaynaklarını koruyoruz.



21 Mart 2018 Çarşamba

Çocuğun Duygusal Dünyası


Okulda çalışmaya tekrar başlayınca, duyguları anlamak ve ifade etmek konusunda ne kadar çok sorun yaşadığımızı yeniden fark ettim. Anne babaların çocuğun duygularını ve ihtiyaçlarını anlayıp kabul ederek çözebileceği basit sorunlar büyük çıkmazlara dönüşüyor. (En basit örnek, dört-beş günlük kısa mesaimde anne ve babalardan defalarca, “hiç ders çalışmak istemiyor, tek derdi oyun” şikayetini duydum. Çocuğun temel ihtiyacının oyun olduğunu anlayabilmek yetişkinler için neden bu kadar zor bilmiyorum.)
Anlamak yerine, yargılamak, etiketlemek, istemek, beklemek gibi işe yaramayan yolları ısrarla denemeye devam ediyoruz. Çocukların duygularını anlamaya, onları çözmeye odaklanmak yerine kendimize, kendi anne babalığımıza odaklanıyoruz. Duyguların dilini anlamak yabancı bir dili anlamaktan daha zor gibi görünüyor. Halbuki azıcık duygu farkındalığı ile çocuklarımızla kolayca iletişim kurmak mümkün. İyi bir anne olmanın, başkalarının hakkımızda ne düşündüğünün ne söylediğinin derdine düşmek yerine, çocuğumuza baksak, onu anlamaya çalışsak, bizi her gün yeni şeyler öğreneceğimiz bambaşka bir dünya bekliyor.

Peki kadar çok sesin olduğu bir dünyada kendi sesimize çocuğumuzun sesine nasıl ulaşacağız?
Bunun tek bir yanıtı yok galiba, deneye yanıla bulacağımız bir yol. Bu yolda bana en çok yardım eden şey okumak oldu. Öncelikle çocuğumu okumak, sonra kitap okumak.
Duygu farkındalığı ile ilgili kitapları zaman buldukça paylaşmak istiyorum bu yüzden, belki birilerine de güzel bir yol açar diye.
Çok sevdiğim ve bütün anne babalar okusun istediğim bir kitap; Çocuğun Duygusal Dünyası.
Isabelle Fillizoat, çocuğumuzun sesine ulaşmak için, sizi suçlayan, kaygılandıran sesleri dinlemeyin, diyor. Çocuğunuzu dinleyin. Ağladığında size ne demek istediğini anlamaya çalışın. Aynı şekilde davranışlarıyla da size bir şeyler anlatmaya çalışıyordur. Çocuklar konuşmayı bilmedikleri için kendilerini davranışlarla ifade ederler. Bu dili öğrenebilirsiniz. Kesin fikirleri, etiketleri, yargıları bir kenara bırakıp çocuğunuzla iletişiminize odaklanın.
Hazır cevaplar, uygulamaya hazır tarifler aramak yerine kendi kendimize düşünmeyi ve karar vermeyi öğrenmeliyiz, diyor. Kendi kendine düşünme, dış uyaranlardan bağımsız kararlar verebilmek kolay bir iş değil. Özellikle, bizler gibi ezbere dayalı bir eğitim sisteminde yetişenler için. Yine de kesinlikle denemeye değer diyorum ben. Bu dili çözmek için yazarın önerdiği bir soru haritası var. Çocuklarımızla zorlandığımızda kendimize sormamız gereken sorular.
Çocuk yoğun bir duygu yaşadığında:
1-Ne yaşadı?
Çocuğun bir tepkisi karşısında şaşkın ve çaresiz kaldıysanız, duruma onun gözleriyle bakmaya, onun kulaklarıyla duymaya çalışalım. Çocukların bizim mantığımızla düşünmesini beklemeyelim. Çocuğun tepkisini, algıladıklarını nasıl yorumladığını anlamaya çalışalım. Örneğin salyangozdan korkuyorsa, acaba onun zihninde salyangoz ne ifade ediyor, düşünelim.  Çocuğun duygusunu ifade etmesine her zaman izin verelim. Çocuğa duygusuyla ilgili neden diye sormayın. Çünkü çocuk da bunun cevabını bilmiyor. Kendinize sorun: Ne yaşadı?
2-Ne söylüyor?
Çocuğun davranışıyla ne söylediğini anlamak gerek. Kapris dediğimiz ya da tuhaf, yersiz olduğunu düşündüğümüz her davranışın ardında bir duygu, bir ihtiyaç arayalım. Çocuk bize bir şey söylemeye çalışıyor olabilir. Kapris diye bir şey yoktur, bir dil ve çözülmesi gereken mesaj vardır. Bu çocuk hep böyle zaten, hep ağlar vb yorumlar çocuğun içe kapanmasına yol açar.
Bir davranış sizi şaşırtıyorsa, sinirlendiriyorsa, dikkatinizi çekiyorsa, çocuğunuz size alışılmadık gelen bir duyguyu ifade ediyorsa ya da sürekli itiraz ediyorsa bunlar alarm noktasına gelmeden kendinize şunu sorun: Ne söylüyor?
3-Ona nasıl bir mesaj iletmek istiyorum?
Her şeyi de bir mesaj olarak algılayamayız. Bazı davranışlar çocuğunun yaşını gereğidir. Duvar karalamak, perde parçası kesmek vb davranışlar çocuğun doğal keşifleri olabilir.
Üç yaşındaki bir kızın makasla kolyenizi kesmesiyle sekiz yaşındaki çocuğun bunu yapması arasında büyük fark vardır.
Bizim verdiğimiz tepkilerle çocuklar kendileri hakkındaki inanışlarını oluşturur. Biz onlara kendileri hakkında ne söylüyoruz? Verdiğimiz her tepkide, seni seviyorum, sen yeteneklisin ile işe yaramazsın, beceriksizsin arasında bir seçim yaparız. Kendi hayatınıza bir bakın, hayatınızla ona nasıl yaşamayı öğretiyorsunuz? Neşenizi, sevincinizi ne kadar gösteriyor, öfkenizi nasıl ifade ediyorsunuz?
Yanlış tepkiler verdiğinizde kabul edip özür dileyin, böylelikle ona da aynı şeyi yapmayı öğretmiş olursunuz.
4-Bunu neden söylüyorum?
Davranışımı, söylediklerimi belirleyen çocuğumun sağlığı mı yoksa sosyal kurallar mı, otomatik tepkilerim mi?
5-Benim ihtiyacım ile çocuğumunkiler arasında bir rekabet var mı?
Anne babaların ihtiyaçları ile çocuklarınki tam tamına zıttır. Çoğu anne baba düzenli ortamları, sessizliği sever. Çocuk ise dağınıklığın içinde hareket eder, gürültüye bayılır. Bu farklılık mücadeleye ve öfkeye dönüşebilir. Mücadele sonunda ise aslında iki taraf da kaybeder.
Anne baba olmak demek bir süreliğine ihtiyaçlarımızı bir kenara koymak demektir.  Ama bir yandan da kendi sınırlarımızı da çocuğun yaşına göre belirlemek demektir. Çökmemek için dinlenmek, kendinize bakmanız gerekir. Bazen kendi ihtiyaçlarımızı da dinlemek bencillik demek değildir.
Çocuklarımız bizi çileden çıkardığında, onlara cevap veremeyecek noktaya geldiğimize, onlara karşı aşırı korumacı davrandığımızda çok uslu ya da tam tersi aşırı yaramaz olduklarında şu soruyu soralım:
Benim ihtiyaçlarım ile çocuğumunkiler arasında bir rekabet var mı?

6-Çocukların davranışlarına müdahale etmeden önce soralım: Benim için hangisi değerli?
Anne babalar sık sık önceliklerini unutur. Kırılmış bir vazo, yere düşmüş bir bardak, salonda bırakılmış bir kıyafet için çocuklarını yaralama pahasına bağırır çağırırlar. Müdahale etmeden önce kendinize sorun: Benim için hangisi daha değerli? Bağırdığınızda çocuğunuz bardağın kendisinden daha değerli olduğunu düşünür.
Çocuklarımız bizim alanlarımızı işgal ettiğinde, nasıl davranacağımızı bilmediğimizde, onlara göre değil de kendi anne babalarımızın ne dediğine göre davrandığımız hissettiğimize soralım
Hangisi benim için değerli?
7-Amacım ne?
Sergileyeceğim davranışlar, amacım kusursuz bir mutfağa sahip olmak olduğunda farklı, çocuklarımın her durumda bana güven duymalarını sağlamak olduğunda farklıdır.
Bir çocuğun ihtiyaçlarını önemsemek, ona saygı duymak, her şeyi yapmasına izin vermek, ya da bir şeyi kırdığında hiçbir tepki göstermemek değildir. Hissettiklerimi paylaşırken onu çok sevmeye devam ettiğimi göstermektir.
Kendisini değerli hisseden bir çocuk etrafına ve hareketlerinin sonuçlarına da dikkat eder. Yanlış yapma korkusuyla değil, sorumluluk ve başkalarına duyduğu saygı için yapar. Öyleyse amacınız ne?
Çocuğumuzun Benliğini İnşa Ettiğini Unutmayalım
Duygu, kim olduğumuzun bilincine varmamızı sağlar. Çocuklar, kimliğini, bir birey olduğunu, hayatının ona ait olduğunu ifade etmek için ne isteyip ne istemediğini, ne hissedip ne yaşadığını söylüyor
Ben çok sinirliyim, ben uyumak istemiyorum, sen gittiğinde ben çok üzülüyorum.
Onlar böyle dediklerinde biz de cevap vermeye çalışırız. “Böyle olur, çaresi yok, işe gitmek zorundayım.” Cevaplarla sorunu çözmeye çalışıyoruz. O ise bunları söylerken bir şey beklemiyor. Sadece BEN demeye çalışıyor.
Duygularını ifade ediyor, içinden geçenleri, hissettiklerini gösteriyor. Kendine ve bize yaşadığını gösteriyor. Biz, onun hissettiklerine kulak vermek yerine onun duygularının önemli olmadığını yani onun benliğinin bir hiç olduğunu söylüyoruz. Benlik duygusu, kendi duygularımızın bilincine varmamızla oluşmaya başlar.
Yetişkinler için hiç önemli olmayan tercihler çocuklar için çok önemlidir. Bizim için üzerinde fil ya da ayıcık resmi olması fark etmez ama üç yaşındaki bir çocuk bunun için krize girebilir. Çocuk yaptığı tercihlerle kendisini arar. Tercihleri vardır ve onları ifade eder. Onu başkalarından ayıran şeylerin bilincine varır. Kendi kimliğini oluşturur.
Peki, öyleyse her istediklerini yapmalı mıyız?
Çocuğun duygularını saygıyla dinlemek her zaman isteklerini karşılamak demek değildir.
Yazarın kendi kızıyla yaşadığı bir örnek şöyle:
Kızım beni kolumdan çekiyor ve parlak bir çubuğu göstererek şöyle diyor.
Anne, bak, işte böyle bir şey istiyorum
Hayır, onu alamam, çok pahalı
Bana şu cevabı veriyor:
Almayacağını biliyorum ama yine de istemeye hakkım var, değil mi?
Çocukların kırmızı bir arabaya ya da sarışın bir bebeğe ihtiyaçları yoktur ama bunları isterler. Buna karşın kızgınlıklarına, tatmin olamama hislerine kulak verilmesi ve bunlara saygı duyulması onlar için bir ihtiyaçtır. İstekleri her zaman gerçekleşemese de öfkesine her zaman kulak verilmelidir.

Örneğin; çocuğunuzun sağlıklı beslenmesine önem veren bir annesiniz ve sağlıksız bir yiyecek istediğinde sertçe; hayır alamazsın demekle, sakince, onu mu almak istedin, (bazen benim canım da öyle şeyler yemek istiyor, sağlıklı kalabilmek için yememeye gayret ediyorum vb konuşmak) diye sormak arasında büyük fark var.
İlkinde çocuğun duygusunu, isteğini, yani onu kendisi yapan, benliğini oluşturan şeyleri yok saymış oluyorsunuz.
İkincisinde ise onu anladığınızı hissettirmiş, istekleri olabileceğini onayladığınız mesajı vermiş oluyorsunuz.

Öyleyse kendimize soracağımız soru şu: Çocuğumuzun öfkeli olduğunu hissettiğimizde nasıl davranmalıyız? Hissettiği öfkeyi dinlemeyi kabul edin. Öfkeyi tanıyıp anlayıp ifade edilmesi için alan yaratın. Öfkeyi idare etmeyi bilmezsek şiddetin alanına gireriz. Şiddet aslında öfkenin bastırılmasının, güçlü bir duygusal yükle başa çıkmada yetersiz kalmanın, güçsüzlük hissinin ve korkunun birikmesinin sonucudur.
Çocuğunuzu empatiyle dinleyin.  Yaptıklarından ziyade içindeki harekete odaklanın. Etraftaki olaylara değil, çocuğunuza eşlik edin.



20 Mart 2018 Salı


Çocukları için her şeyi mükemmel yapmak isteyen, çok gayretli bir anneyle görüştüm geçenlerde. Çalışmayı bırakıp kendini çocuklarına adamış. Bu yoğun gayretinin karşılığını ise kendi beklediği anlamda alamıyor. Kızı ders çalışmak istemiyor, ödevlerini yapmak istemiyor, okulu sevmiyor, notları beklediği gibi gelmiyor. Beklentileri karşılanmadıkça anne daha çok öfkeleniyor, o öfkelendikçe kızı direnişe geçiyor ve kızıyla arası daha da kötüleşiyor.
Görüntüde o, her şeyi en iyi yapmaya çalışan, çocuklarının sağlıklı beslenmesine uğraşan, ekrandan uzak tutan, dersleriyle yakından ilgilenen, onlarla oyun oynamaya çalışan iyi bir anne. Ama bütün bunları kaygı, stres ve yorgunlukla yaptığı için her şey ters tepiyor. Çocukları davranışlarıyla ona bir şey anlatmak istiyor aslında. Çevresine yansıttığı duyguları geri iletiyor.
Yaptığımız şeylerde hissettiğimiz ve dolayısıyla hissettirdiğimiz duygular ne kadar önemli diye düşündüm yeniden. Aynı tepkiler farklı duygularla verildiğinde bambaşka tepkiler alıyorsunuz. Aynı şeyleri neşeyle, keyifle yapan başka bir anne çocuklarıyla iletişiminde çıkmazlara girmeyecekti muhtemelen. Çocuklar anneden aldıkları neşeyi, keyfi ona geri yansıtacaktı. Stresi, kaygıyı geri yansıttıkları gibi. Bu yüzden, kendime yeniden hatırlatıyorum, çocuktan yansıyan duyguların sana giden bir yol olduğunu, onların davranışlarıyla sana bir şey anlattıklarını hiç unutma.

2 Mart 2018 Cuma


Bir haftadır süren soğuklardan sonra bugün, bahar gibi bir hava vardı. Dışarıda dolandık epeyce. Parkta öyle mutluydu ki, yüzüme güneş ışığı vururken ona bakıp bakıp gülümsedim ve mutluluk böyle bir şey dedim, güneş ışığı gibi, güzel, iç ısıtan, uçucu. Başını ağırlaştıran, sırtını eğen bütün ağırlıkların ışıkta tozlar gibi uçuştuğunu görüyorsun, bedenin hafifleyip gün ışığına karışıyor.
Sonra yine, yeniden annelik hakkında düşündüm. Her ne kadar anne olmak, çocuklar hakkında okumayı, yapılması gerekenleri bulmayı, anlamayı ve uygulamayı gerektiriyorsa da bir yandan aslında yapılması ve yapılmaması gerekenler listesi tutup uygulamaya çalışmak değil, belki kısaca ve tam olarak şu; kendine bir ayna tutmak. Allah sana böyle güzel, böyle sevimli, böyle masum, temiz bir ayna gönderdi diye şükretmek. Annelik çok zor ve belki de bu zorluklarla çok güzel, çünkü biraz destekle, biraz kendi başına bir şeyleri başarmak için gayret etmesi gibi çocuğumun, ben de gayret ediyorum. Onun önce emekleyerek, sonra elimi tutup adımlayarak, sonra tutunarak ve sonra kendi başına ve hep düşüp kalkarak yürümesi gibi ben de yürüyorum, susmayı, dinlemeyi, bakmayı, büyümeyi öğreniyorum.