24 Mayıs 2019 Cuma

Ödül Yok-Ceza Yok! Bu Nasıl Disiplin?


Ödül- ceza sisteminin zararlarını eğitim-psikoloji alanında çalışan biri olarak bizzat gözlemliyorum. Cezalandırılan çocukların davranış sorunları hiçbir zaman sona ermiyor tam tersine artış gösteriyor. Ceza öğretici olmuyor, yol göstermiyor. Ödül-ceza sistemi bazen kısa vadede etkili gibi görünse de uzun vadede sorumluluk geliştiremeyen, dış denetimli, her şeye uyan ya da başkalarını aldatan bireyler yetişmesine sebep olabiliyor.
Daha önce ebeveynlikte ödül cezanın olmadığı bir yaklaşımı anlatan kitaplar okumuştum. İşin teori kısmı ve anne babalar olarak çocuklara ödül ceza kullanmadan nasıl yaklaşmamız gerektiği  konusunda fikir edinmiş olsam da, alternatif bir sistemin okul ortamında nasıl uygulanacağına dair hiçbir fikrim yoktu.
“Ödül Yok-Ceza Yok! Bu Nasıl Disiplin?” kitabı tam da böyle bir eksiği karşılıyor. Ödül ve cezanın neden işe yaramadığını öğreniyoruz , ardından bu sistemi sınıfta nasıl uygulayacağız sorusunun teknik ve ayrıntı içeren kısmıyla ilgili epeyce bilgi edinebiliyoruz. Marshall,  Sorumluluk Arttırma Sistemi denilen bir sistemden bahsediyor. Davranışın üç düzeyi vardır diyor. İlk düzey, karmaşa düzeyidir. Gürültü vardır, denetim yoktur.
İkinci düzey; zorbalıktır. Kişiler başkalarına zarar verir. Sınıf kurallarına uymaz.
Üçüncü düzey işbirliği/uyumdur. Kişi dinler, kendisinden bekleneni yapar. Motivasyon dıştan gelir.
Dördüncü düzey olan demokraside ise öz disiplin vardır. Motivasyon içten gelir.
Öncelikle bu düzeyler, kavramlar, davranışların ardında yatan motivasyon çocuklara öğretilir, sonrasında sınıf toplantılarıyla, sınıfta yaşanan sorunların çözülmesi sırasında sorulan sorularla detaylandırılır ve pekiştirilir. Uygulamalar başarısız olursa neler yapılabileceği, çocuklara anlatım sırasında kullanılabilecek bilgi ve yöntemler, sorulabilecek sorular, iletişim kurma yolları, öğrenmeyi kolaylaştıracak akılda kalıcı yöntemler detaylıca anlatılmış kitapta. Kurduğu alternatif sistemin kapsamlı bir sınıf yönetimi bilgisini de vermiş.
Kitapta ağırlıklı olarak sınıf uygulamalarına yönelik bilgiler yer alsa da, anne babaların evde uygulamaları için de daha kısa bir bölüm var. Sorumluluk geliştirme sistemini anladığınızda aynı bilgilerle evde de bir sistem oluşturabilirsiniz ancak anlatılanlar soyut kavramlar içerdiğinden uygulamak için çocuğun ilkokul çağı uygundur diye düşünüyorum. Ondan öncesi için kavramları basitleştirmek ya da değiştirmek gerekebilir.
Ödül ve cezaya alternatif getiren, yalnızca teoriden bahsetmeyen, uygulamayı da sistematik ve ayrıntılı şekilde anlatan bir kitap. Ödül-cezaya alternatif bir sistemi merak eden, uygulamak isteyen herkese tavsiyemdir.

19 Mayıs 2019 Pazar


Nohut’la yazlık kıyafetleri çıkarıp oyun oynarken gözüm daldı el yapımı bir kıyafete. Annem dikmişti. Onca hazır alınmışın yanında bu elde dikilmiş kıyafetlerin yeri nasıl bambaşka, bir sürü hikaye ile, parmak izleri, göz nuru ile ışıldıyor.
Kumaşı, çok terleyen Nohut için pamuklu, incecik, onun gibi minik desenli, sevimli bir kumaştan, seçilmiş.  Kol yerleri sonradan daha rahat giyip çıkarsın diye genişletilmiş, giydikçe kısalan boyu alta kıvrılan parçası açılarak uzatılmış. Adımlarına, hareketine, gövdesinin şekline göre şekillenmiş, giydikçe, yıkadıkça yumuşamış, tam şeklini almış. Yazın şeftali, karpuz yerken kollarından sızan suların lekeleri gezinmiş pembe güllerin üstünde, yıkanmış, güneş ışıkları gezinmiş üzerinde kurulanmış, derelerde ıslanmış, topraklara bulanmış, terleyip de rüzgar çıkınca üşümesin diye üstüne geçirilivermiş, akşam gezmelerine çıkarken serin olur diye çantaya atılmış, tozlanmış, ıslanmış, kirlenmiş, yıkanmış, kırarmış, günlerin izi yavaş yavaş, hiç sezdirmeden soldurmuş rengini, dantelleri kimi yerlerinden sökülmüş, düğmelerinin iplikleri gevşemiş.  
Elbiseleri küçüldükçe tanıdıklara vermek adetimiz oldu ya, Nohut diyor ki verelim anne, ben diyorum ki hatıra olarak saklayalım, zihnimin vitrinine yerleştiriyorum bu giysiyle birlikte geçmiş  bütün güzel günleri, gün ışığını tutamıyorum saklayamıyorum ya diyorum, neden saklamayayım gün ışığının rengini taşıyan, parmak uçlarıyla yapılmış bütün ince, emekli güzel şeyleri.

16 Mayıs 2019 Perşembe

Yaşamanın Anlamı ve Amacı


Yaşamanın Anlamı ve Amacı kitabında, herkesin yaşamına yön veren bir yaşam amacı kavramından sıklıkla bahsediyor Alfred Adler. Bütün davranışlarımızın kökeni olan ve erken yaşlarda el yordamıyla bulunan, çoğu zaman mantığa dayanmayan, duyguların şekil verdiği bir amaç. Bu amaç, temelde her insanda olan yetersizlik duygularından uzaklaşma ve üstün olma amacıyla şekillenir. Bu amaç, anlam tam olarak sözcüklerle dile getirilemez ama her davranışımızı etkiler. İncelikli ve karmaşık bir yaratı ürünü olan yaşam üslubunun anlaşılmasını şiirin anlaşılmasına benzetir, Adler.
Bana kalırsa biraz, Freud’un “bilinçaltı”na benzeyen, ama ondan farklı olarak temeline yetersizlik duygusu ve üstün olma isteğini alan, bilincinde olup kelimelere dökemediğimiz ama davranışlarımızı bilincimizden çok etkileyen bir yapı.
Bu yaşam amacı, hayata uyum içinde olmamızı sağladığı gibi, ailemizin yanlış davranışları ve yönlendirmeleriyle  uyum zorluklarına da yol açabilir.

Örneğin ölümle erken yaşta tanışmış bir çocuğun doktor olmayı seçmesi ya da ailesinin kendisini sevmediğini düşünen bir çocuğun onları üzmek için hırsızlık yapması.
Ailesi tarafından sevilmediğini hisseden bir çocuk “kimse beni sevmiyor, değersizim” e  dayanan  bir şema oluşturacak ve bu değersizlik duygusuyla baş etmek için çeşitli yollar geliştirecektir.   Bu yollar yüzeyde görünmez ama yüzeyin altında büyük yer kaplar. Örneğin, üstünlük taslayan, sürekli kendisini öven biri; “Başkaları beni görmezden geliyor. Ben de onlara kendimi kanıtlamalıyım.” amacıyla hareket ediyor olabilir.
Adler kitapta tam olarak bahsetmemiş, ama ben bunları okuduktan sonra, yine ve yeniden koşulsuz sevginin önemini düşündüm.

Çocuğun yaşamda yol almasını sağlayan, onu geliştiren, büyüten bir yaşam amacı seçmesi ancak onu her haliyle sevdiğimizi, herhangi bir cinsiyetin, görünümün, mizacın, bize daha yakın ya da uzak olmadığını, sevgimizde bir farklılık yaratmayacağını, onu her haliyle olduğu gibi kabul ettiğimizi hissettirdiğimizde mümkün olacağını düşündüm.
Çünkü, zamanında alınamayan koşulsuz, gerçek sevginin boşluğunu, ileriki yıllarda muazzam başarılara imza atıp, kitlelerce sevilen biri bile olsanız dolduramayabiliyorsunuz.
Koşulsuz sevgiyi tekrar vurgulayıp netleştirelim öyleyse. Mesela çocuğumuz;
Başkalarının yanında konuşmasını istediğimizde sustuğunda
Ders çalışmasını istediğimiz halde çalışmadığında
Kardeşiyle kavga ettiğinde
Eşyalarını unuttuğunda
Huysuzluk yaptığında, ağladığında, tepindiğinde de
Onu hala ve hiç değişmeksizin sevdiğimizi hissettirirsek sevilmeme, değer görmeme kaygısıyla işe yaramayan, yaşamını zenginleştirmeyen yolları seçmek yerine gün ışığını kaybedeceğinden en ufak bir endişe duymayan çiçek gibi coşkuyla yeşerir.