24 Aralık 2018 Pazartesi

Deniz'in Sevdiği Şeyler: Tarhana


Kışın okunacak sıcacık kitaplar listesi yapsam, ilk sıraya bu kitap gelir yerleşirdi. Gündelik hayattaki küçük, basit ritüellerin verdiği büyük keyfi, huzuru, sıcaklığı sade bir dille anlatan çocuk kitaplarını seviyorum. Bu kitap da tam öyle. Tarhana çorbasının özenle pişirilmesi, ailece keyifle içilmesi, hastalıklara şifa olması basit, şiirsel bir dil ve karlı-kışlı, masalsı resimlerle anlatılmış.
Şöyle başlıyor kitap: “Kış gelip de havalar soğuduğu zaman sofrada sıcacık, iç ısıtan bir çorba düşlemez mi insan?”

Kitap, 3-6 yaş grubuna dahil edilmiş ama basit dili ve öyküsü nedeniyle 2 yaştan itibaren okunabilir diye düşünüyorum.


20 Aralık 2018 Perşembe

Kar


Birkaç gün önce kar yağınca sevinçten çıldırdık Nohut’la. Lapa lapa, bütün gün yağdı, tutmadı ama olsun. Birazcık kar bile ömrümün bütün karlı günlerini, geçmişin karlı hikayelerini getiriverdi pencere kenarındaki sohbetlerimize.  
Çocukluğun karları, saf, katışıksız bir sevinç. Dünyadan kopma, Kar tanesinin kendisi olma hali adeta. Gençliğin karları, sen kanatlanırken koşarken dünya ayaklarının altına serilmiş gibi, baştan aşağıya bir keşif hali, dünyanın türlü yerlerini ve hallerini. Büyüdükçe, dünyanın sınırlarını, kirliliğini, ağırlığını daha iyi biliyorsun. Bunca tahribata, kire, insanın insana ve doğaya, özüne ettiklerine rağmen, hala kar yağışına, hala umudun bir anda gökyüzünden inebilmesine,  bir mucizeye bakakalma, şaşırma ve şükretme hali. Çok şükür, göğe bakabiliyoruz, hala orada, bulutlar, kuşlar, yağmur ve kar gibi mucizevi, muazzam şeyler var.
İki yıl önce köyde yağan karı hatırlıyorum sonra. Sıkıntılı bir zamandan sonra feraha erdiğimizde yağmaya başlamış, durmadan, gece gündüz yağmıştı. Kat kat beyaz örtülerle kaplanmıştı etrafımızdaki türlü çeşit ağaçlar, karşıdaki bitimsiz ovalar, tarlalar. Her haliyle muhteşem olan manzaramız bir anda o zamana dek gördüğüm en güzel kış kartpostalına dönüşmüştü.
Evimizin önündeki kocaman ağaca baykuşlar gelip yerleşmişti. Balkona daha önce hiç görmediğim minicik, rengarenk, tatlı ötüşlü kuşlar gelip gitmeye başlamıştı. Nohut bir buçuk yaşındaydı, ilk kez kara dokunmuş, ilk kez karla oynamıştı.
Nohut, şimdilerde pencereden bakarken, “bir daha anlat anne” diyor, anlatıyorum, biraz özlem, biraz sevinç,  biraz da umutla, bütün o güzel günler, anlattıkça, anlattıkça, sanki bir masala dönüşüyor.

18 Aralık 2018 Salı

Daha Az Atık


Bir süre önce “Azla Mutlu Olmak” diye bir kitap okumuştum, ardından benzer konularda okudukça ister istemez çıkardığım atıklar konusunda daha duyarlı olmaya başladım. Son yıllarda, çevremiz alarm vermeye başlayınca daha çok insan bu konuda daha duyarlı olmaya başladı sanırım ve “atıksız yaşam” kavramını daha çok duyar olduk.

Atıksız Yaşam, tüketip geri dönüştürmek için tekrar enerji harcamak yerine, daha az geri dönüşümü, çöp üretmeden yaşayabilmeyi amaçlar. Aslında, öze, doğala geri dönüştür.  Doğada hiçbir şey çöp değildir, her şey kendi seyrinde dönüşür.  En basitinden, su akar ve canlılara hayat verir. İnsan ise suyu durdurup paketlere doldurup paketlerini de çevreye atarak kendi kendine süren bir döngüyü sonucunu düşünmeden bozmuş olur. Birkaç yudum su içmek için doğada çözünmesi 400 yıla varan bir atık bırakmış oluruz. Bu atıklar öyle yaşamımızın içine yerleşmiş, yerleştirilmiştir ki, atarken verdiğimiz zararın farkında bile değilizdir. Poşetler, ıslak mendiller, kağıt havlular, bebek bezleri, petler, plastik şişeler, pipetler, her an elimizin altında ve bize rahatlık sağlayan çok sayıda ürünle aslında her adımımızda, her nefesimizde doğaya, çevremize ve sonuç olarak kendimize zarar vermiş oluruz.
Daha az atık için günlük yaşamda ufak tefek adımlar atmak mümkün. Yaşamımıza yerleşmiş olan, vazgeçemeyeceğimizi sandığımız pek çok ürünü aslında bırakabilir ya da yerine sağlıklı alternatiflerini bulabiliriz. Örneğin, sürekli pet şişe satın almak yerine, çelik ya da cam termos taşımak, daha az paketlenmiş ürün almak, satın almak yerine yapabildiğimiz şeyleri kendimiz yapmak, ikinci el kullanmak gibi.
Daha az atık yolunda ben henüz yolun çok başında olsam da, atabildiğim ufak adımlar; cam ya da çelik termos ve kaplar kullanmak, paketli, işlenmiş ürünleri azaltmak. Bez çanta kullanmak. Kağıt havlu kullanımını azaltmak, ıslak mendili bırakmak. Deterjan ve temizlik ürünleri yerine yerine sabun karbonat ve sirke, şampuan yerine sabun ve sirke kullanmak.
Bir de son zamanlarda şu balmumlu bezler sayesinde buzdolabı poşetine ihtiyaç duymuyorum. Dışarı çıkarken yanımıza alacağımız meyve, ya da ekmek gibi kuru şeyleri bunlarla sarıveriyorum. Evde de kalan yemeklerin tabaklarını bunlarla kapatarak dolaba kaldırıyorum. Desenlerine, kokusuna, elimin sıcaklığıyla şekillenmesine bayılıyorum. Kullandıktan sonra sabunlu bezle yıkayıp kurutuyor ve tekrar tekrar kullanıyorum.

Daha az atık noktasında, benim henüz gidecek çok yolum olduğundan bu konuda büyük çapta değişiklikler yapmayı başarmış, faydalandığım hesapları önerebilirim:


13 Aralık 2018 Perşembe

Nazlı'nın Uyku Saati




Uyku öncesinde gelen muazzam enerjiye ve amansız direnişe karşı birebir; sakin, basit öykülü ve sade çizimli kitaplar.
Kitap tam istediğim gibi, kısa ve basit bir öyküyü anlatıyor. Uykudan önce bütün oyuncakları ile ilgilenen, onları yatırıp iyi geceler dileyen, onlara masal okuyan bir kızın öyküsü.
Pastel renkleri, yumuşak ve sade çizgileri, kısa, basit öyküsüyle, günü sakince sonlandırmak için güzel bir seçim.
1 yaş ve üzeri için okunabilir

12 Aralık 2018 Çarşamba

Herkes Gibi Olmak


“Yetişkinlerin çoğu reklamlara dikkat etmedikleri ya da aptalca buldukları için reklamlardan etkilenmediklerini düşünüyorlar. Yanılıyorlar. Reklamcılar özellikle ikna sanatını ve bilimini kullanarak insan davranışını dikkatle incelerler. İkna üzerine yapılan araştırmaların ortak bulgusu, insanların “normal” olarak algılanmak istediğidir. Dolayısıyla, yeni bir kavramı etkin olarak satmanın anahtarı, o kavramın “normal” olarak algılanmasını sağlamaktır. Fast food yemek endüstrisi sürekli sunduğu, futbol antrenmanına yetişmeye çalışırken yoldan hamburger alan ya da kızarmış tavuk lokantasında hep birlikte yemek yiyen modern aile imajlarıyla, kuralı belirlemede çok başarılı oldu ve davranış kalıplarımızı şekillendirdi.”
diye yazıyor şimdilerde okuduğum bir kitapta.
Bir süredir benim de, çocuklarla ve aileleriyle sıkça karşılaşıp hep şaşırdığım bir konu bu. Aslında, bizim için iyi olmayan, hatta çoğu zaman bize ve çevremize zarar veren, insan doğasına ters düşen, doğru olmayan ya da bir zamanlar kabul görmeyen şeylerin ne kadar kolaylıkla “normal” olarak kabul ettirilebildiği ve benimsenebildiği.  Reklamlar, filmler, toplumsal mesajlar  vb yoluyla, insanlara bilinçli olarak düşünüp sorguladıklarında kabul etmeyecekleri şeyleri, üstelik bir dalgınlık anında ya da kısa süreli de değil, yaşamlarının merkezinde yer alacak ve vazgeçemeyecek şekilde benimsetmek mümkün ve kolay.  
Mesela, uzun vadede insan sağlığına ciddi zararlar verdiği artık kanıtlanan yiyecekler okullarda, evlerde ödül olarak kullanılabiliyor.  Uzak tutmak isteyenlere söylenen şey hep aynı: ama herkes yiyor, o da ister.
Çocukların gelişimini sekteye uğrattığı, dikkat dağınıklığı, öğrenme bozuklukları gibi türlü soruna yol açtığı artık kesinleşen ekran rahatlıkla ve saatlerce çocuklar için bir oyalayıcı, bakıcı olarak kullanılabiliyor. Açıklama aynı: ama herkes izliyor, o da izlemek ister.

Şiddet içeren, bir çocuğun asla karşılaşmaması gereken görüntülerle dolu oyunlar, filmler vb. tereddüt etmeden çocuklara sunulabiliyor. Açıklama aynı; ama bunlar artık her yerde, hepsi izliyor.

Çocuklar, herkeste olan o telefonları, o ayakkabıları, o muhteşem oyuncakları almak için aileleriyle büyük bir mücadele içinde. Aileler ise direniyor ama bir tek, çocuklar şunu söylediklerinde karşı çıkamıyorlar: ama herkeste var bende niye yok?
Çok sayıda aile çocukları bunu söylediğinde çok üzülüp dayanamayıp istediğini aldığını söylüyor. Bense şunu soruyorum: Neden herkes gibi olmak zorundayız?  Herkeste olan bizde de elbette neden olmalı? Neden hepimiz aynı yoldan yürümek zorundayız?
Neden başkalarının olmasını istediğimiz gibi olmalıyız? Farklı olmaya katlanmak bu kadar zor mu? Başkalarının bizi yargılamasına, etiketlemesine, onaylamamasına, kabul görmemeye dayanmak bu kadar zor mu?
Çocuklarımıza bir şeyler anlatmadan, öğretmeden önce bu soruları bizim dürüstlükle cevaplamamız, aynayı kendimize tutmamız önemli.

Sonrasında, bize dayatılan, öğretilen, yapmaya ya da almaya mecbur hissettiğimiz hatta hayatımızın sıradan, günlük normal bir parçası gibi hissettiğimiz şeyleri birlikte sorgulayarak öğrenmesine destek olabiliriz. Çocuklarımızın başkaları gibi olmak istedikleri her durum, (ki taklit etmek gelişimlerinin bir parçası), aslında onların dediklerini yapmak zorunda hissetmemiz için değil, tam tersine, kendi isteklerinin ardına bakmaları için yaşına uygun sorularla; duyguları, düşünceleri,  yani onları kendileri yapan bileşenler üzerinde konuşmak, bunlar hakkında farkındalık kazandırmak, bağımsız karar vermelerini teşvik etmek, herkesten farklı ve özel bir birey olduklarını, her özellikleriyle koşulsuz sevildiklerini anlatmak, hissettirmek için bir fırsat.