Birkaç gün önce kar yağınca sevinçten çıldırdık Nohut’la.
Lapa lapa, bütün gün yağdı, tutmadı ama olsun. Birazcık kar bile ömrümün bütün
karlı günlerini, geçmişin karlı hikayelerini getiriverdi pencere kenarındaki
sohbetlerimize.
Çocukluğun karları, saf, katışıksız bir sevinç. Dünyadan kopma, Kar
tanesinin kendisi olma hali adeta. Gençliğin karları, sen kanatlanırken
koşarken dünya ayaklarının altına serilmiş gibi, baştan aşağıya bir keşif hali,
dünyanın türlü yerlerini ve hallerini. Büyüdükçe, dünyanın sınırlarını,
kirliliğini, ağırlığını daha iyi biliyorsun. Bunca tahribata, kire, insanın
insana ve doğaya, özüne ettiklerine rağmen, hala kar yağışına, hala umudun bir
anda gökyüzünden inebilmesine, bir
mucizeye bakakalma, şaşırma ve şükretme hali. Çok şükür, göğe bakabiliyoruz,
hala orada, bulutlar, kuşlar, yağmur ve kar gibi mucizevi, muazzam şeyler var.
İki yıl önce köyde yağan karı hatırlıyorum sonra. Sıkıntılı
bir zamandan sonra feraha erdiğimizde yağmaya başlamış, durmadan, gece gündüz
yağmıştı. Kat kat beyaz örtülerle kaplanmıştı etrafımızdaki türlü çeşit
ağaçlar, karşıdaki bitimsiz ovalar, tarlalar. Her haliyle muhteşem olan
manzaramız bir anda o zamana dek gördüğüm en güzel kış kartpostalına
dönüşmüştü.
Evimizin önündeki kocaman ağaca baykuşlar gelip yerleşmişti.
Balkona daha önce hiç görmediğim minicik, rengarenk, tatlı ötüşlü kuşlar gelip
gitmeye başlamıştı. Nohut bir buçuk yaşındaydı, ilk kez kara dokunmuş, ilk kez
karla oynamıştı.
Nohut, şimdilerde pencereden bakarken, “bir daha anlat anne”
diyor, anlatıyorum, biraz özlem, biraz sevinç, biraz da umutla, bütün o güzel günler,
anlattıkça, anlattıkça, sanki bir masala dönüşüyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder