29 Ocak 2018 Pazartesi

koşulsuz ebeveynlik

Nohut’la oyuncak toplama konusunda bir süre önce bir kriz yaşadıktan sonra fark ettim. Zihnimin çevreden ve kendi eski öğrenmelerimden gelen mesajlarla şekillendiğini ve ona göre hareket etmeye başladığımı, yaşına göre ondan fazla şey beklediğimi, ve Nohut la aramızdaki en iyi sorun çözme yöntemi olan sakinlikle yaklaşmaktan uzaklaştığımı. Halbuki yaşadığımız pek çok olayda anlamıştım; zorlamak, böyle yaparsan şöyle olur, yapmazsan olmaz demek, yapacaksın, edeceksinler kesinlikle işe yaramıyor. Yalnızca aramızda bir duvar örüyor.
Ve insan nisyanla maluldür, hatırlamak lazım deyip epey zaman önce okuduğum “Koşulsuz Ebeveynlik” kitabını tekrar elime aldım. Bence bu kitap alışılagelen, zorlamaya, dayatmaya, mahrum bırakmaya yönelik yöntemlerin doğruluğu üzerine yapılandırılmış ve aslında çocukların duygularını, var oluşlarını hiçe sayan yaklaşım karşısında güçlü, dayanaklı bir alternatif.  Benim için başka türlü de bir yol varmış dediğim ve uygulayabildiğimde çocuğumla birlikte yürümemi sağlayan, hala düşe kalka yürümekte olduğum ebeveynlik yolunu açan bir kitap oldu.
Bizler, çocukların sakin, sessiz olmalarını, başımıza iş çıkarmamalarını istiyoruz ama bir yandan da kendilerine güvenli olsunlar, kendilerini ifade edebilsinler istiyoruz, ama iyi düşününce kendimiz de biliyoruz ki, bu mümkün değil. Kendileriyle barışık çocuklar yetiştirmek istiyorsak, onların keşfetmelerine, kurcalamalarına, hareket etmelerine, konuşmalarına fırsat vermemiz gerekiyor. Bu da onları bizim yaşamımıza uydurmaya çalışarak değil, kendimizi onlara uydurabildiğimiz takdirde mümkün. Yani bir ağacı kesip budayarak şekillendirmek değil, suyunu, ilgi, sevgi ve bilgisini vererek büyümesini izlemek. Sürekli kontrol etmekten, kendi istediğimiz gibi oldurmaya çalışmaktan vazgeçmek. Kabullenmek, sakince rehberlik yapmak. Anlık değil, uzun vadeli düşünmek, o an işimize geleni, kolay olanı değil, uzun vadede çocuğumuzun gelişimine, kişiliğine katkı sağlayacak olanı seçmek. Örneğin çocuğunuz toplu bir ortamda çığlıklar atarken vereceğiniz tepkinin o anı kurtarmayı, başkalarının bizim hakkımızdaki yorumlarını düşünerek değil, bütün bir ömrü, çocuklarımızın nasıl kişiler olmasını istediğimizi, onlara davranışlarımızla nasıl bir mesaj verdiğimizi düşünerek vermek.

Çocuğa bir şeyler yapmaya yaptırmaya dayalı yaklaşımların, “aman şımarmasıncı” bakış açısının, koşullu ebeveynliğin hakim olduğu bir ortamda,  koşulsuz ebeveynliğe, yani çocuğu öncelikle olduğu gibi kabul etmeye, sonra  ona rehberlik etmeye, çocuklara yapmaya değil çocuklarla birlikte çalışmaya dayanan bir ebeveynliğe geçmek isteyenler için ilk ve tekrar tekrar okunacaklardan.

28 Ocak 2018 Pazar

İnsan çocukların akıl almaz saflığına ve bunca bilgisiz, yardıma muhtaç halde dünyaya gelmelerine ve bu muhtaçlığın uzun yıllar sürmesine bakınca bakınca ister istemez düşünüyor, ben olmadığım zamanlarda çocuğum ne yapacak?  Hiç haberi olmayan bunca kötülükten kendini nasıl koruyacak, kötülüğü tanıyıp kendini nasıl uzak tutacak, iyiliğini böylesine güçsüzken nasıl koruyacak diye? Yanındayken onu korumak kolay da, bağımsızlaştığı, okula gittiği, evden uzaklaştığında ne olacak? Bunca bilgisizken ve keşfetmeye, öğrenmeye bunca açken, açıldığı boyundan büyük denizlerde nasıl kulaç atacak?
Bir yandan keşfetme isteğini, merakını söndürmeyelim istiyoruz ama bir yandan da bu merak, onları yanlış yollara sürüklerse diye de endişe duyuyoruz. Burada, devreye “ne yapabiliriz?” sorusu giriyor. Düşününce aklıma gelen ilk yol, çocuklarımızın en iyi yol göstericisi olan duygularını tanımasına, anlamasına izin vermek, rehberlik etmek. Çünkü hepimiz biliriz, çocuklar bizden daha iyi hisseder, gerginliği, öfkeyi, neşeyi. Mantık boyutunda yanlış bir şeyler olduğunu anlayamasalar bile duygularıyla bunu hissederler.  Bu yüzden onların mantığını geliştirmeye çalışmadan önce duygularını yaşamalarına, anlamalarına müsaade edersek geleceklerine eşsiz bir yatırım yapmış oluruz.
Yazarken kolay gibi görünüyor, ama çoğu zaman fark etmeden tam tersini yapıyoruz, mesela, canı yanan çocuğa acımadı, acımadı demek, korkan çocuğa korkacak bir şey yok demek, kendisini öptürmek sevdirmek istemeyen çocuğa ne ayıp, sevdir kendini demek, çekinen çocuğa konuş teyzeyle, sarıl arkadaşa demek, bu gibi konularda zorlamak, ve buna benzer tavırların sık sık gösterilmesi, çocuğun eşsiz varlığını, o varlığın getirdiği duyguları, istekleri, var olma ve başkalarıyla iletişim kurma biçimini yok saymaktır. Çocuğun içinde kendisi olabilmesi için ona yol gösteren dayanak noktasını, duygularını, sezgilerini, yavaş yavaş yok etmektir.
Çünkü uzun vadeli düşünürsek, birileri tarafından zorla sevilmeye alışmış çocuğun ileride istemediği biri kendisini sevmek istediğinde hayır diyememe olasılığı yüksektir, yaşamı boyunca bir şeyleri ısrarla yapmaya alışmış bir çocuğun arkadaşları zararlı bir şeyi denemesi konusunda ısrar ettiğinde hayır diyememe olasılığı yüksektir. Sevmediği insanlarla ayıp olmasın diye zaman geçirebilir, isteklerini taleplerini dile getirmeyi bırakın, belki kendisi bile ne istediğini bilemeyebilir.

Bir şeyden anlamazlar kendilerini koruyamazlar dediğimiz çocuklar aslında dünyaya içlerinde tertemiz, keskin duyularla, donanmış halde geliyorlar, yeter ki onların kendilerine yol gösteren ışığını köreltmeyelim, söndürmeyelim.

20 Ocak 2018 Cumartesi

Geçen sene bu zamanlar çoktan yağmıştı. Şu sıralar, kar beklerken aklıma düştü, hem geçen yılın muhteşem yıl başı karı, sıkıntılı günlerden sonra feraha erdiğimizde yağmış, güzelim manzaramızı o zamana dek hiç görmediğim bir güzelliğe bürümüştü. Bir de izlediğim ve beğendiğim onca filmin arasında farklı bir yeri olan, snijeg, kar.
 Ne zaman izlesem başka bir dünyaya gidiyor, geri dönüyor ve dünyaya öncekinden bambaşka bir gözle bakıyorum, bu hem filmin neredeyse hayatın kendisi gibi gerçek, acımasız, soğuk ve güzel oluşundan, hem de karın hayatımdaki eşsiz yerinden ve kar yağışını böyle güzel anlatan başka bir film bilmeyişimden.
Kar benim için çocukluk demek, masal demek, rüya demek. Mucizelerin elbette gerçek olduğu çocukluk dünyasında, karın içinde, oyunun içinde sihirli anlar demek. Şimdi de kar yağdığında bana zaman durmuş gibi gelir, dünya durmuş, bütün o kaos, gürültü, telaş bitmiş, kar sessizce hepsinin, her şeyin üstünü örtmüş. Seni bir gece uykundan uyandırmış, üşüyen sırtına yeleğini giydirmiş, camdan dışarıya bakmışsın, bembeyaz karanlığı görmüşsün, karda oyuna doyup kırmızı yanaklarla evine dönen bir çocuk neşesi yağmış durmuş her yana.

Yağsa, bütün çamurun, kirin, kalabalığın üstünü örtse, ben de sessiz bir gecede, dışarıda belki kar yağarken, yine, yeniden izlesem o filmi.

16 Ocak 2018 Salı

Bu sıralar okurken sık sık karşıma çıkıyor, kendi duygularımızı ve çocuklarımızın duygularını anlamak, kabullenmek. İşe öncelikle, kendimizi tanımaya, anlamaya çalışmakla başlamak. Kendimizi anlamadan, duygularımızı fark etmeden, bir başkasını anlamamız mümkün değil çünkü.
Ama bir de işin, okuduğum bazı yerlerde pek vurgulanmayan şu noktası da var, bana kalırsa yalnızca duygular üzerinden gitmek bizi bir yere ulaştırmaz. Çünkü duygular oldukça değişkendir  ve bize bir yol çizmemiz, kendi durduğumuz yeri anlamamız konusunda sabit bir harita çizemezler. Ama iyi bir yol gösterici olabilirler. Bizi duygularımızın ortaya çıktığı kaynağa, bence üzerinde uzunca durmamız gereken  “ biliş”lerimize götürebilirler.
Gün içinde zihnimizden bizim fark ettiğimiz ve etmediğimiz bir yığın düşünce gelir geçer ve yine biz fark etmeden bu düşünceler duygularımızı etkiler.
Bir film, izlediğimiz bir reklam, birinin düşünmeden söylediği bir söz bile düşüncelerimizi etkileyerek bir duygu yaratabilir. Mesela, sen buna değersin der bir reklam, ben buna değerim, şu kremi sürdüğümde ne kadar mutlu olacağım dersin, ya da bu eşyayı kullanmadan yapamazsın der, sen bunsuz şimdiye kadar nasıl yaşamışım, hemen gidip alayım, aldığımda iyi hissedeceğim dersin. Ya da sokakta bir teyze o çocuk üşür der, sen de hakikaten üşüyor mu, dur şu atkısını da bir sarayım dersin.  Herkesin çocuğunun marifetlerini sayıp döktüğü bir ortamdan çıktıktan sonra mesela, nedenini bilemediğin bir üzgünlük ya da öfke olabilir içinde. Anlık gelip geçiveren, “Benim çocuğum neden bunları yapmıyor?” düşüncesi olabilir sebebi.
Ben mesela, ebeveynlikle ilgili kitaplar okuyup zihnimde insan yetiştirmenin önemine dair net bir tablo çizmeseydim, çocuk yetiştirirken belki daha çok bunalmış, daha çok öfkeli hissedecektim. Karşı geldiğinde, yaşının, gelişiminin gereği diye düşünmeseydim, isyanın bana mı diye düşünüp öfkelenecektim.  
Bazı düşünce yapıları bazı duyguların ortaya çıkmasına ya da hiç çıkmamasına sebep olabilir. İnsanların size düşman olduğunu düşündüğünüzde daha fazla öfke ya da daha fazla korku hissetmeniz kuvvetle muhtemeldir.
Çocuklarımızı yetiştirirken kendi duygularımızın sorumluluğunu alalım diyoruz ya hep, sen beni delirtiyorsun, beni sinir ediyorsun, anneyi üzme, anneyi kızdırma diyerek, onlara kendi duygularımızın sorumluluğunu, yani taşıyamayacakları ağırlıkları yüklemeyelim.  Henüz kendi duygularını anlayıp baş etmekte zorlanıyorlarken bir de bizim duygularımızla zihinlerini ve kalplerini ağırlaştıramayalım.
Kendi duygularımızdan yola çıkarak kendi düşünce yapımızı anlamaya çalışmanın, ebevynler olarak  bu konuda işimizi kolaylaştıracağını düşünüyorum.  Örneğin, günlük hayatın ayrıntıları içinde boğulurken, mutfak işleri, dağılan ev, ağlayan çocuk vb. yorgun ve öfkeli hissederken, muhtemelen zihnimizden yeter artık, yetiştiremiyorum, ben de insanım vb düşünceleri geçiyordur, ama tablodan dışarıya çıkıp kendimizi yıllar sonra yalnız başımıza evde otururken ya da çocuklarımız büyümüş de çocuklarıyla bizi ziyarete gelmişken düşündüğümüzde duygularımız değişecektir.
Kast ettiğim, öfkeli değilim, üzgün değilim demek değil, yalnızca duyguların gelip geçici pofuduk baloncuklar olduğunu unutmamak.

Bakış açısı değiştirme ile ilgili Bütün Beyinli Çocuk kitabında daha detaylı bilgi bulabilirsiniz.

14 Ocak 2018 Pazar

Geçenlerde bir yerlerde denk geldim, “her kadının ev işlerini aşan hedefleri olmalıdır” gibi bir söze. Son zamanlarda zaten, anne olmak, çalışmak, evde olmak, toplumun annelere ve annelerin kendilerini bakışı üzerine düşünen zihnim hemen harekete geçti. Sonra düşündüm:  kadınların, annelerin üzerinde neden bu kadar çok hedef, bu kadar çok iş, bu kadar çok yük var?
İnsanın hedefleri olması, bunlar için çaba göstermesi, kendisini geliştirmek için uğraşması güzel bir şey, maksadım bunlar olmasın demek değil elbette. Amacım;  hep daha fazlasının peşinden koşmanın empoze edildiği bir çağda gerçekten neyi istediğimizin ve neyi yapabileceğimizin farkında mıyız, üzerimize bir zorunlulukmuş gibi yüklenen işleri, hedefleri gerçekten yapmak zorunda mıyız biraz bunu sorgulamak.
Uzun zaman önce, "ben nesli" diye bir kitap okumuştum, orada gençler üzerinde yapılmış kapsamlı bir araştırmanın sonuçlarından bahsediyordu. Gençlerin kendilerinden önceki neslin bir aile kurmak, çocuk sahibi olmak gibi basit isteklerine kıyasla, çok daha büyük hedefleri olduğundan bahsediyordu, film yıldızı olmak, ünlü olmak gibi. Ve gençler arasında yüksek beklentilerin karşılanmamasından doğan, yükselen depresyon oranlarından bahsediyordu. Hayallerimizle gerçeklerimiz arasındaki boşluk büyüdükçe umutsuzluğumuz da büyüyordu.

Ben de bir zamanlardaki kendime ve yaşıtlarıma bakınca şunu rahatlıkla söyleyebilirim. Evlenmek, çocuk sahibi olmak, bir evin düzenini sağlamak, yemek pişirmek, temizlik yapmak, hep sıradan, sıkıcı, herkesin yapabileceği işler olarak sunulmuştu bize ve biz elbette ki herkes olmak istemiyorduk. Evde olmak, çocukların için uğraşıyor, zamanını, enerjini onlar için kullanıyor olmak özgürlüğünü feda etmek olarak sunulmuştu ve biz özgür olmak istiyorduk. Bir de, eğer istersen hepsini birden de yapabilirsin mesajları alıyorduk. Hem çocuklu hem kariyer sahibi olabilirsin vb. Yani bir insanın taşıyamayacağı kadar büyük yükleri sırtlan, durmadan koş ve hep mutlu ol diyorlardı. İlginç olan şu ki bunun mümkün olup olmadığını bile düşünmeden, mesajları alıyor, kabul ediyor ve uygulamaya çalışıyorduk.
Okudukça, deneyimledikçe, evde oldukça, bir süre bahçeyle uğraşıp, doğandın içinde olduktan sonra şunu anladım. Evde olmak, çocuğun için bir yaşam, bir düzen sağlamaya çalışıyor olmak, özgür olmamak değilmiş ve hem bunları hem de birilerinin benden beklediklerini (kariyer, eğitim vb) yapmak zorunda değilmişim. Ne kadar basit gibiymiş, ama bunu anlayabilmek için dışarıdaki sesleri susturup içimize bakmak gerekiyormuş, dışarının ise yapmamızı istemediği tek şey ise buymuş.
İlkin özgürlüğün ne olduğunu sorgulamak gerekiyor. Birilerinin benden beklediklerini, kendimden, kendi ihtiyaçlarımdan, isteklerimden feragat ederek ya da aslında öyle olmadığı halde kendi ihtiyacım sanarak elde etmeye çalışmak mı özgürlük? Yoksa sakince kendi iç sesimi bulmaya çalışmak ve bu yolda ilerlemek mi?


Şimdi diyorum ki herkesin hikayesi farklıdır, kimsenin hedefi hiçbir şeyi aşmak zorunda değildir, basit bir hayat da pekala güzel bir hayat olabilir. Mutfakta yemek pişerken balkonundaki çiçeklere su verdiğin, küçük bahçende biten otları temizlediğin, çocuğuna masallar okuduğun, günün sonunda bedenin yorgun fakat zihnin berrak, kalbin huzurlu, yatağına uzandığın bir hayat da şahanedir. Ama yine diyorum, herkesin hikayesi farklıdır, illa böyle olmalıdır, böylesi iyidir diye bir şey yok, sırtında bir çantayla evden çok uzaklarda olmak ya da kalabalık bir şehrin ışıltılı caddelerinde yürümek de bir başkasının hayali olabilir.  Duru bir zihin ve açık bir kalple bakabildiğinde kendi hikayen sana görünecektir.

10 Ocak 2018 Çarşamba

Zaman Üzerine

Zaman Üzerine

Çocuk sahibi olduktan sonra zaman algımın bütünüyle değiştiğini fark ediyorum. Sanki bir dünyayı  geride bırakıp farklı bir zaman biriminin geçerli olduğu başka bir dünyaya geçtim. İlk zamanlar, çocuk öncesi hayatım bulanık, puslu bir manzara gibiydi, pek çok şeyi hatırlayamıyordum. Şimdilerde biraz daha aydınlanmaya ve bütünleşmeye başladı. Belki de öyle olması gerekiyordu diyorum, bebeğin çok fazla bakım ve zamana ihtiyaç duyduğu dönemlerde zihnim tamamen ona odaklanmıştı, o bağımsızlaşmaya başladıkça ben de yavaş yavaş kendi hayatıma da bakabilmeye başladım.
*
Zaman, çocuktan önce, bana bolca sunulmuş, gönlümce kullandığım bir kaynak gibiydi. Genelde, hiçbir plan yapmaz, o an ne istiyorsam onu yapardım. Çocuktan sonra, yemek yapma, dışarı çıkma, kitap okuma, yazı yazma, alacağım şeyleri araştırma, oyun oynama vs derken, uyku saatleri de azaldıkça zaman iyice daraldı. Az zamanla çok işi planlayabilmenin tek yolunun yazmak olduğuna karar verdim, şu sıralar hep bir defter elimde, ne yapacaksam, ne alacaksam o an aklıma ne geldiyse yazıyorum. Kafamı daha iyi toparlayabilmemi, zamanı azcık, birazcık, küçücük de olsa kontrol edebilmemi sağlıyor. İlk defa, günlük hayatımda, çalışma hayatında olduğu gibi, bir yapılacaklar defteri tutuyorum. Demek ki annelik, çalışma hayatı kadar, hatta daha da fazla emek, düzen, planlama ve organizasyon gerektiriyor.
*

Geçenlerde, parkta, zorlukla yürüyen yaşlı insanlara bakarken düşündüm. Bu insanlar da bir zamanlar bitmek bilmez bir enerjiyle oyun oynayan çocuklardı. Şimdi bu oyun oynayan çocuklar da zorlukla yürüyen insanlar olacak ve ne hızlı aktı zaman, ne çabuk geçip gitti günler diyecekler. Halbuki, günün böyle uzayıp gitmesine, bazen canımızın sıkılmasına bile yetecek kadar çok zamanımız olmasına bakınca; hayat hep böyle sürüp gidecekmiş, biz hep böyle kalacakmışız gibi. Oysa biliyoruz ki; değil, ama yaşamımızı sürdürebilmemiz bu bilmezden gelmeyle, bu muazzam yanılgıyla mümkün. 
Ve hayat, acZaayipliklerle, yanılgılarla, tuhaflıklarla dolu bir fantastik film gibi.

2 Ocak 2018 Salı

Nohut’a şimdiye dek klasik masallardan okumamıştım. Masalımsı bir kitabımız var, bir tavşanın uyku macerasını anlatan. Ama Nohut onu dinlemektense kendi yaptıklarını, yaşadıklarını dinlemeyi tercih ediyor, tavşanı anlatayım mı diyorum mesela, hayır kırılmış arabayı anlat diyor, köydeki inekleri anlat, oraya gittiğimizi, buraya geldiğimizi anlat diyor. Ben de onları anlatıyorum. Bana da böylesi çok makul geliyor zaten, dünyanın bir ucundaki tavşanın uykusundan banane ki, ben burda, kendim, henüz iki buçuk yaşındayım ve yepyeni bir dünya keşfediyorum, dışarı çıktığımda gördüğüm her şey yeni ve öğreneceğim o kadar çok şey, hafızama kaydedeceğim onlarca anı, hikaye var. Yani kendi hayatımla ilgili işleyeceğim yığınla malzeme var zaten. Ama yavaş yavaş azcık hayalgücülü masallara da geçebiliriz gibi geliyor.
Sonuç olarak, Nohut’un sevdiği bir masal bulduk. Sık sık, tekrar tekrar okur olduk.  Resimleri bakıp bakıp hayal kurmalık, hikayesi ise şahane bir sonla bitiyor.

Kış manzaralı sayfaya ve karıncanın evine bayıldım ben. Tam da kış akşamları okunası bir kitap değil mi?
Gençken hep büyük işler peşindeydim, adını o zamanlar, tam olarak böyle koyamasam da buna yakın bir şeydi aradığım, büyük işler, önemli meselelerle uğraşmalı, son derece felsefi ve psikolojik meselelere kafa yormalıydım. Ama adını koyamadığım bir şey, bir eksiklik vardı hayatımda. Mesela, kolektif bilinçaltını oluşturan arketipleri zihnimde yerlerine yerleştirip kavramaya çalışırken, evimin önündeki ağacın yapraklarını döktüğünü fark etmiyordum, ya da arkadaşımın o gün üzgün olduğunu, sokağın köşesindeki kedinin aç olabileceğini düşünmüyordum.
Uzun zaman geçti aradan, o zaman düşündüğüm gibi çok önemli, çok büyük işler yapmadım. Ama şimdiki düşünceme göre, bence dünyanın en önemli şeyi geldi başıma; anne oldum. Yani, yeni bir dünya kurmak, yeni bir hikaye yazmak, yeni bir zihne şekil vermek işi verilmişti bana. Üstelik, benim gibi hata yapmasıyla, aceleciliğiyle, unutkanlığıyla malül bir canlıya, hassas, kırılgan, hata kabul etmeyen bir canlı, insan yavrusu emanet edilmişti. Bundan daha büyük bir iş, daha zor ve önemli bir mesele, daha gizemli bir macera düşünemiyorum.

Anne olduktan sonra da okumaya gayret ettim, çünkü yolumu bulabilmek için bildiğim, bundan daha iyi bir yol yoktu, hep de iyi ki okumuşum dedim. Yıllar önce de, şimdi de. Ama okurken şunu hep aklımda tutmaya çalışıyorum. Nasıl ki zihnim okuduklarımla doluyken, yaşamımın en basit, en temel şeyini, mesela mevsimlerin değişimini fark etmiyorsam, bir ebeveyn olarak okurken, zihnim doğrular, yanlışlar ve çeşitli yaklaşımlarla doluyken kaçırmamam gereken bir şey var; çocuğumla olduğum an. O anları insana has meşhur özelliklerimle görmezden gelmeye, hep başka bir şeyin peşinde olmamaya çalışıyorum.  Yazarken çok kolay gibi, ama anneliğin getirdiği sorumlulukları düşününce hiç de kolay değil.
Ama başka ne kalıyor ki geriye diyorum. Birlikte parka gittiğimiz, ağaçlara, kuşlara baktığımız, elimi sıkı sıkı tuttuğu o hemencecik geçiveren, uçan anlardan başka.  Ellerimi bırakıp da gideceğini düşündükçe kalbim hem ağır, hem hafif.

Engelleri bir bir atlamaya çalışırken, takılırken, düşerken, kalkarken, ağlarken, gülerken, gökyüzüne bakmayı hiç unutmamakmış annelik. Öyle, dünyanın en zor, en maceralı, en büyük işi başka nasıl olabilirdi ki?