24 Aralık 2018 Pazartesi

Deniz'in Sevdiği Şeyler: Tarhana


Kışın okunacak sıcacık kitaplar listesi yapsam, ilk sıraya bu kitap gelir yerleşirdi. Gündelik hayattaki küçük, basit ritüellerin verdiği büyük keyfi, huzuru, sıcaklığı sade bir dille anlatan çocuk kitaplarını seviyorum. Bu kitap da tam öyle. Tarhana çorbasının özenle pişirilmesi, ailece keyifle içilmesi, hastalıklara şifa olması basit, şiirsel bir dil ve karlı-kışlı, masalsı resimlerle anlatılmış.
Şöyle başlıyor kitap: “Kış gelip de havalar soğuduğu zaman sofrada sıcacık, iç ısıtan bir çorba düşlemez mi insan?”

Kitap, 3-6 yaş grubuna dahil edilmiş ama basit dili ve öyküsü nedeniyle 2 yaştan itibaren okunabilir diye düşünüyorum.


20 Aralık 2018 Perşembe

Kar


Birkaç gün önce kar yağınca sevinçten çıldırdık Nohut’la. Lapa lapa, bütün gün yağdı, tutmadı ama olsun. Birazcık kar bile ömrümün bütün karlı günlerini, geçmişin karlı hikayelerini getiriverdi pencere kenarındaki sohbetlerimize.  
Çocukluğun karları, saf, katışıksız bir sevinç. Dünyadan kopma, Kar tanesinin kendisi olma hali adeta. Gençliğin karları, sen kanatlanırken koşarken dünya ayaklarının altına serilmiş gibi, baştan aşağıya bir keşif hali, dünyanın türlü yerlerini ve hallerini. Büyüdükçe, dünyanın sınırlarını, kirliliğini, ağırlığını daha iyi biliyorsun. Bunca tahribata, kire, insanın insana ve doğaya, özüne ettiklerine rağmen, hala kar yağışına, hala umudun bir anda gökyüzünden inebilmesine,  bir mucizeye bakakalma, şaşırma ve şükretme hali. Çok şükür, göğe bakabiliyoruz, hala orada, bulutlar, kuşlar, yağmur ve kar gibi mucizevi, muazzam şeyler var.
İki yıl önce köyde yağan karı hatırlıyorum sonra. Sıkıntılı bir zamandan sonra feraha erdiğimizde yağmaya başlamış, durmadan, gece gündüz yağmıştı. Kat kat beyaz örtülerle kaplanmıştı etrafımızdaki türlü çeşit ağaçlar, karşıdaki bitimsiz ovalar, tarlalar. Her haliyle muhteşem olan manzaramız bir anda o zamana dek gördüğüm en güzel kış kartpostalına dönüşmüştü.
Evimizin önündeki kocaman ağaca baykuşlar gelip yerleşmişti. Balkona daha önce hiç görmediğim minicik, rengarenk, tatlı ötüşlü kuşlar gelip gitmeye başlamıştı. Nohut bir buçuk yaşındaydı, ilk kez kara dokunmuş, ilk kez karla oynamıştı.
Nohut, şimdilerde pencereden bakarken, “bir daha anlat anne” diyor, anlatıyorum, biraz özlem, biraz sevinç,  biraz da umutla, bütün o güzel günler, anlattıkça, anlattıkça, sanki bir masala dönüşüyor.

18 Aralık 2018 Salı

Daha Az Atık


Bir süre önce “Azla Mutlu Olmak” diye bir kitap okumuştum, ardından benzer konularda okudukça ister istemez çıkardığım atıklar konusunda daha duyarlı olmaya başladım. Son yıllarda, çevremiz alarm vermeye başlayınca daha çok insan bu konuda daha duyarlı olmaya başladı sanırım ve “atıksız yaşam” kavramını daha çok duyar olduk.

Atıksız Yaşam, tüketip geri dönüştürmek için tekrar enerji harcamak yerine, daha az geri dönüşümü, çöp üretmeden yaşayabilmeyi amaçlar. Aslında, öze, doğala geri dönüştür.  Doğada hiçbir şey çöp değildir, her şey kendi seyrinde dönüşür.  En basitinden, su akar ve canlılara hayat verir. İnsan ise suyu durdurup paketlere doldurup paketlerini de çevreye atarak kendi kendine süren bir döngüyü sonucunu düşünmeden bozmuş olur. Birkaç yudum su içmek için doğada çözünmesi 400 yıla varan bir atık bırakmış oluruz. Bu atıklar öyle yaşamımızın içine yerleşmiş, yerleştirilmiştir ki, atarken verdiğimiz zararın farkında bile değilizdir. Poşetler, ıslak mendiller, kağıt havlular, bebek bezleri, petler, plastik şişeler, pipetler, her an elimizin altında ve bize rahatlık sağlayan çok sayıda ürünle aslında her adımımızda, her nefesimizde doğaya, çevremize ve sonuç olarak kendimize zarar vermiş oluruz.
Daha az atık için günlük yaşamda ufak tefek adımlar atmak mümkün. Yaşamımıza yerleşmiş olan, vazgeçemeyeceğimizi sandığımız pek çok ürünü aslında bırakabilir ya da yerine sağlıklı alternatiflerini bulabiliriz. Örneğin, sürekli pet şişe satın almak yerine, çelik ya da cam termos taşımak, daha az paketlenmiş ürün almak, satın almak yerine yapabildiğimiz şeyleri kendimiz yapmak, ikinci el kullanmak gibi.
Daha az atık yolunda ben henüz yolun çok başında olsam da, atabildiğim ufak adımlar; cam ya da çelik termos ve kaplar kullanmak, paketli, işlenmiş ürünleri azaltmak. Bez çanta kullanmak. Kağıt havlu kullanımını azaltmak, ıslak mendili bırakmak. Deterjan ve temizlik ürünleri yerine yerine sabun karbonat ve sirke, şampuan yerine sabun ve sirke kullanmak.
Bir de son zamanlarda şu balmumlu bezler sayesinde buzdolabı poşetine ihtiyaç duymuyorum. Dışarı çıkarken yanımıza alacağımız meyve, ya da ekmek gibi kuru şeyleri bunlarla sarıveriyorum. Evde de kalan yemeklerin tabaklarını bunlarla kapatarak dolaba kaldırıyorum. Desenlerine, kokusuna, elimin sıcaklığıyla şekillenmesine bayılıyorum. Kullandıktan sonra sabunlu bezle yıkayıp kurutuyor ve tekrar tekrar kullanıyorum.

Daha az atık noktasında, benim henüz gidecek çok yolum olduğundan bu konuda büyük çapta değişiklikler yapmayı başarmış, faydalandığım hesapları önerebilirim:


13 Aralık 2018 Perşembe

Nazlı'nın Uyku Saati




Uyku öncesinde gelen muazzam enerjiye ve amansız direnişe karşı birebir; sakin, basit öykülü ve sade çizimli kitaplar.
Kitap tam istediğim gibi, kısa ve basit bir öyküyü anlatıyor. Uykudan önce bütün oyuncakları ile ilgilenen, onları yatırıp iyi geceler dileyen, onlara masal okuyan bir kızın öyküsü.
Pastel renkleri, yumuşak ve sade çizgileri, kısa, basit öyküsüyle, günü sakince sonlandırmak için güzel bir seçim.
1 yaş ve üzeri için okunabilir

12 Aralık 2018 Çarşamba

Herkes Gibi Olmak


“Yetişkinlerin çoğu reklamlara dikkat etmedikleri ya da aptalca buldukları için reklamlardan etkilenmediklerini düşünüyorlar. Yanılıyorlar. Reklamcılar özellikle ikna sanatını ve bilimini kullanarak insan davranışını dikkatle incelerler. İkna üzerine yapılan araştırmaların ortak bulgusu, insanların “normal” olarak algılanmak istediğidir. Dolayısıyla, yeni bir kavramı etkin olarak satmanın anahtarı, o kavramın “normal” olarak algılanmasını sağlamaktır. Fast food yemek endüstrisi sürekli sunduğu, futbol antrenmanına yetişmeye çalışırken yoldan hamburger alan ya da kızarmış tavuk lokantasında hep birlikte yemek yiyen modern aile imajlarıyla, kuralı belirlemede çok başarılı oldu ve davranış kalıplarımızı şekillendirdi.”
diye yazıyor şimdilerde okuduğum bir kitapta.
Bir süredir benim de, çocuklarla ve aileleriyle sıkça karşılaşıp hep şaşırdığım bir konu bu. Aslında, bizim için iyi olmayan, hatta çoğu zaman bize ve çevremize zarar veren, insan doğasına ters düşen, doğru olmayan ya da bir zamanlar kabul görmeyen şeylerin ne kadar kolaylıkla “normal” olarak kabul ettirilebildiği ve benimsenebildiği.  Reklamlar, filmler, toplumsal mesajlar  vb yoluyla, insanlara bilinçli olarak düşünüp sorguladıklarında kabul etmeyecekleri şeyleri, üstelik bir dalgınlık anında ya da kısa süreli de değil, yaşamlarının merkezinde yer alacak ve vazgeçemeyecek şekilde benimsetmek mümkün ve kolay.  
Mesela, uzun vadede insan sağlığına ciddi zararlar verdiği artık kanıtlanan yiyecekler okullarda, evlerde ödül olarak kullanılabiliyor.  Uzak tutmak isteyenlere söylenen şey hep aynı: ama herkes yiyor, o da ister.
Çocukların gelişimini sekteye uğrattığı, dikkat dağınıklığı, öğrenme bozuklukları gibi türlü soruna yol açtığı artık kesinleşen ekran rahatlıkla ve saatlerce çocuklar için bir oyalayıcı, bakıcı olarak kullanılabiliyor. Açıklama aynı: ama herkes izliyor, o da izlemek ister.

Şiddet içeren, bir çocuğun asla karşılaşmaması gereken görüntülerle dolu oyunlar, filmler vb. tereddüt etmeden çocuklara sunulabiliyor. Açıklama aynı; ama bunlar artık her yerde, hepsi izliyor.

Çocuklar, herkeste olan o telefonları, o ayakkabıları, o muhteşem oyuncakları almak için aileleriyle büyük bir mücadele içinde. Aileler ise direniyor ama bir tek, çocuklar şunu söylediklerinde karşı çıkamıyorlar: ama herkeste var bende niye yok?
Çok sayıda aile çocukları bunu söylediğinde çok üzülüp dayanamayıp istediğini aldığını söylüyor. Bense şunu soruyorum: Neden herkes gibi olmak zorundayız?  Herkeste olan bizde de elbette neden olmalı? Neden hepimiz aynı yoldan yürümek zorundayız?
Neden başkalarının olmasını istediğimiz gibi olmalıyız? Farklı olmaya katlanmak bu kadar zor mu? Başkalarının bizi yargılamasına, etiketlemesine, onaylamamasına, kabul görmemeye dayanmak bu kadar zor mu?
Çocuklarımıza bir şeyler anlatmadan, öğretmeden önce bu soruları bizim dürüstlükle cevaplamamız, aynayı kendimize tutmamız önemli.

Sonrasında, bize dayatılan, öğretilen, yapmaya ya da almaya mecbur hissettiğimiz hatta hayatımızın sıradan, günlük normal bir parçası gibi hissettiğimiz şeyleri birlikte sorgulayarak öğrenmesine destek olabiliriz. Çocuklarımızın başkaları gibi olmak istedikleri her durum, (ki taklit etmek gelişimlerinin bir parçası), aslında onların dediklerini yapmak zorunda hissetmemiz için değil, tam tersine, kendi isteklerinin ardına bakmaları için yaşına uygun sorularla; duyguları, düşünceleri,  yani onları kendileri yapan bileşenler üzerinde konuşmak, bunlar hakkında farkındalık kazandırmak, bağımsız karar vermelerini teşvik etmek, herkesten farklı ve özel bir birey olduklarını, her özellikleriyle koşulsuz sevildiklerini anlatmak, hissettirmek için bir fırsat.

30 Kasım 2018 Cuma

oyun çocuğun gıdasıdır


Çocuklar ve yaş dönemlerine göre oyunlar hakkında oldukça kapsamlı, eğlenceli ve bol önerili bir kitap.
0-12 yaş arası çocukların her yaşın gelişim dönemlerini ve gelişimlerine uygun hangi oyunları oynayabileceğini, bu oyunları nasıl desteklememiz gerektiği anlatılmış. Her yaş döneminde öne çıkan, bilmemiz gereken özelliklerin, davranışlarının ve ilgi alanlarının nedenlerine yer verilmiş . Oyunları nasıl eğlenceli hale getirebileceğimiz, (büyüdükçe kesinlikle unuttuğumuz bir şey😊) çocuklarla neler oynayabileceğimiz ve her yaş döneminde hangi oyuncakların faydalı olabileceğine dair bilgiler yer alıyor kitapta.
Her yaş dönemi ayrı ve uzunca bir bölüm şeklinde anlatılmış ele alınmış, yalnızca 8-12 yaş bölümü tek bir bölüm olarak geçiyor.
Çocuk ve yaşına göre oyunları hakkında kapsamlı, eğlenceli bir rehber.
Bol resimli olduğu için çocuklarla birlikte okuyup resimleri hakkında konuşmak için de kullanabilirsiniz.

28 Kasım 2018 Çarşamba

99 Sayfada Alerji





Kızımın geçen yıl başlayan alerjileri nedeniyle bir süredir okuyup anlamaya çalıştığım bir konu; alerji.  Geçen yıl üst üste hastalandığında bir doktor, alerjik olabilir diye bir yorum yapınca, ne yapabiliriz diye sormuştum, o da yapacak bir şey yok demişti. O sıralar başladım okumaya, ne yazık ki sağlık söz konusu olduğunda internet dışında, herkes için bilgi veren pek fazla kaynak bulunamıyor. Kitapları tarayıp uzun araştırmalar yapmak zaman kıtlığı çeken bir anne için pek mümkün olmuyor. Bir bebeğin bakımına sıfır sağlık bilgisiyle başlamak bana hala çok mantıksız geliyor. Özellikle bazı doktorların yanlış uygulamalarının sonuçlarını bire bir yaşadıktan sonra, zaman buldukça, elimden geldiğince okumaya, anlamaya çalışıyorum.
Bu kitap, alerji hakkında temel bilgiler içeriyor. Alerji nedir, ne değildir öğrenmek istiyorsanız ilk okuyacaklarınızdan olabilir. Ahmet Rasim Küçükusta’ya alerji hakkında sorulan sorular ve verdiği ve cevaplardan oluşuyor.

Kitapta anlatılanlara göre alerji, kısaca; bağışıklık sistemimizin bazı maddeleri kendisine zararlı görüp yok etmeye çalışmasıyla başlayan bir durum. Bu savaşın görünür belirtileri ise, deride kaşıntılar (egzama), astım, saman nezlesi gibi hastalıklar.
Alerji denince, ilk bakmamız gereken yer bağışıklık sistemi. Nasıl oluyor da bağışıklık sistemi kendisine hiçbir zararı olmayan hatta faydası olan maddelere karşı savaşa girişebiliyor, yanlış alarm durumuna giriyor.
Bunun nedeninin bağışıklık sisteminin yeterince gelişememesi olduğunu anlatıyor kitapta.
Günümüzde alerjiyi etkileyen faktörleri;  Sezeryan doğumlar
Beslenme şeklimiz yani hazır gıda tüketiminin artması
Fazla hijyen, bebeklerin doğumdan itibaren çeşitli mikrobik hastalıklara karşı aşılanmaları, çok temiz ortamlarda büyümeleri, çok sık antibiyotik kullanımı olarak sıralıyor.

Bebeklik döneminde alerjiler genelde egzama denilen kaşıntılı kızarıklıklarla başlıyor, gün boyu süren, akşam ve gece şiddetlenen bir kaşıntı bu.
Belirtiler hastaların yarısından çoğunda yaşamın ilk yılında, diğerlerinde 1-5 yaş arasında çıkıyor. Bu çocuklara ileriki yıllarda saman nezlesi ve astım gelişme ihtimali oldukça yüksektir diyor.  Ayrıca, egzamalı çocukların yüzde 30 ila 50’sinde besin alerjisi de ortaya çıkıyor.
Kitapta önerilenler, yumuşak, pamuklu giysiler kullanılması, ılık su banyoları tercih edilmesi. Banyodan sonra cilt nemlendirilmeli. Kaşıntıyı arttırabileceği için çok sıcak su ve sabundan kaçınılmalı ve banyoda kalma süresi çok uzun olmamalı.
Evdeki alerjenler konusunu ilk duyduğumda çok şaşırmıştım. Evimizde yataklarımızda yaşayan, gözle göremediğimiz canlıların dışkıları yüzünden bin türlü sıkıntı yaşıyor olmamız inanılır gibi gelmemişti. Bu kitapta da evdeki temel alerjenler olan akarlardan uzunca bahsetmiş.
Akarlar, 20-25 ısı ve yüzde 70-80 oranında nemde yaşayan canlılar. Halı, koltuk, kanepe gibi tekstil eşyalarının çok olduğu, iyi havalanmayan, karanlık ortamlar en sevdikleri yerler. Soğuk, nem oranı düşük, aydınlık ve iyi havalanmış yerlerden kaçıyorlar. Çok hızlı çoğalabiliyorlar. Besin kaynakları, insan derisinin ve saçının döküntüleri. Mikrop taşımıyorlar ve kendileri alerjen değiller, dışkılarında bulunan guanin adlı madde.
Bir evde ne kadar çok tekstil ürünü varsa, ne kadar az havalanıyorsa ve güneş almıyorsa, sıcaksa ve rutubet varsa o kadar çok akar var demektir. Ayrıca tüylü oyuncaklar da akarların sevdiği ortamlar. Evdeki halı, yorgan, yastık, perde gibi tekstil ürünlerini azaltmak ya da haftada bir 60 derecede üstünde yıkayabiliyor olmak akarları öldürüyor ama bir hafta içinde tekrar ürüyorlar. Bu yüzden evdeki tekstil ürünlerini azaltmak ve evi sık sık havalandırmak daha pratik bir çözüm gibi görünüyor.

Bunların solunması sonucu, hapşırma, nezle, burun kaşıntısı gibi saman nezlesi ve öksürük hırıltı nefes darlığı gibi belirtiler ortaya çıkarabiliyor.
Evde küfler , temizlik ürünleri, parfüm vb.lerde kullanılan kimyasal maddeler, sentetik kokular, gıdalardaki katkı maddeleri de alerjiye sebep olan maddeler arasında ilk sıralarda yer alıyor.
Alerjiden uzak bir yaşam sürebilmek için, kitabın sonunda özet bir öneri listesi var.


Mümkün olduğu kadar modern yaşamdan kaçının. Mesela şehrin, trafiğin ortasında, güneş görmeyen bir daire yerine, ormana yakın, tek katlı bir evi tercih edin
Çocuklarınız oyuncak ayılarla değil, sokaktaki kedi, köpekle oynasın.
Doğal gıdalarla beslenin. Her türlü sebze, meyve, yoğurt, balık sofranızdan eksik olmasın
Hazır yemeklerden, katkılı yiyecek ve içeceklerden uzak durun
Fast food’cuların önünden bile geçmeyin
Marketin “naylon” yumurtasını değil, tavuğunuzun “çift sarılı yumurtası” nı yiyin.
Eviniz kalabalık olsun; dedelerle, ninelerle beraber oturun.
Çocuğunuzu asla kardeşsiz bırakmayın
Tıbbi zorunluluk yoksa sezaryen doğumun adını ağzınıza bile almayın
Çocuğunuzu en az 6 ay anne sütüyle besleyin
Çocuklarınıza asla gelişigüzel antibiyotik vermeyin.
Her yere yürüyerek veya bisikletle gidin. Her gün yarım saat-bir saat mutlaka yürüyün
Evinize fazla elektronik eşya bulundurmamaya çalışın.
Sigara ve alkolden uzak durun
Hiçbir şeyi kendinize dert etmeyin.


24 Kasım 2018 Cumartesi


“Sakın kimseye bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra” diye bitiyor, Salinger'in Çavdar Tarlasında Çocuklar kitabı.
Kış gelip de evlerimize kapanınca, sabah henüz aydınlanmamış bir bir göğe, öğlen olduğunda bile güneş ışıklarıyla neşelenmeyen somurtuk, puslu havaya baktıkça bu söz düşüyor aklıma. Çünkü içimde derin bir özlem oluyor, ışığa, güneşe, yeşile, suya. Kafamı kaldırınca gördüğüm gri gökyüzünde, apartman bloklarının arasında uçan kuş sürülerine takılıp gitmek istiyorum. Bitimsiz manzaralara, gür ağaçlara, denizin sesine, göğün yeryüzüyle birleştiğini görebildiğim yerlere.
Kış için biriktirdiğim manzaralara, yapraklara, gün ışığına bakıyorum ve yine özlemeye başlıyorum.
Güzel bir sohbetin gülüşlerini, elimi tutan arkadaşlarımı, köyün cömert, güleryüzlü kadınlarını, topladığım otları, elma ağaçlarını, kat kat kırmızı gelincikleri, okuduğum kitapların en güzel cümlelerini, o kitapları okurkenki halimi, sevdiğim, bağlandığım geçip giden her şeyi. Özlüyorum.
Neyse ki diyorum sonra, kış da geçiyor, gidiyor ve güneş açınca her şeyi unutup yeniden anlatmaya başlıyorum.

10 Kasım 2018 Cumartesi

Duymak


Bu sıralar sıklıkla kaygı sorunları yaşayan çocuklarla görüşüyorum, sonrasında da ailelerle. Onlara çocuklarının bir kaygı hali içinde olduğunu, baskı altında hissettiğini, onu dinlemek, onunla konuşarak onu anlamaya çalışmak gerektiğini anlattığım anne babaların ilk ve ortak tepkisi; “biz kızmıyoruz, çok ilgiliyiz, ne yaşıyor ki kaygı duysun?”lar “Bizim zamanımızda her şey çok daha zordu” ile devam ediyor.
 Aslında mesela sizin kızıp kızmadığınız, ilgilenip ilgilenmediğiniz değil diyorum ben de, ben çocuğun ne hissettiğiyle ilgileniyorum. O da duygularını sizin yaşadığınız yoğunlukta yaşıyor ve daha zoru sizin ifade ettiğiniz gibi ifade edemiyor, yardım isteyemiyor. Sizin mesajlarınız, anlatmak, hissettirmek istedikleriniz çocuğunuza amaçladığınızdan çok farklı şekillerde ulaşıyor olabilir. Verdiğiniz mesajların ona ulaşıp ulaşmadığını ya da nasıl ulaştığını hiç düşündünüz mü?
Kendimizle, kendi anne babalığımızla, çocuğumuza yaptıklarımızla o kadar ilgiliyiz ki en önemli noktayı gözden kaçırıyoruz; çocuğumuz ne hissediyor, ne düşünüyor? Biz çocuğumuzu çok seviyor, sevdiğimizi belli ettiğimizi düşünüyor olsak bile çocuğumuz bunu hiç hissetmiyor, sevilmediğini düşünüyor olabilir.  Çocuğumuzu çok anladığımızı düşünüyor olsak da hiç anlaşılmadığını hissediyor olabilir. Çocuklarımız arasında kesinlikle ayrım yapmadığımızı iddia ediyor olsak da, biri diğerinin daha çok sevildiğini düşünüyor, hissediyor olabilir.
Geçenlerde, eğitimpedia’da bir yazı okudum, annelerin bütün çocuklarını eşit derecede sevip sevmediğiyle ilgili bir araştırmadan bahsediyordu. Araştırma sonucuna göre, annenin en yakın hissettiği çocukların yarısından azı bunun farkında ve annelerin gözde çocuk olarak seçmedikleri evlatlar genellikle kendilerinin gözde oldukları konusunda en emin olanlar.
Yani çocuklarımız konusunda fena halde yanılıyor olabiliriz
Ama merak etmeyin, çocuklar bu yanılgımızı sözle ifade edemeseler de, bedenleriyle konuşuyorlar, tikler, ikincil alt ıslatma, kekeleme vb., Bütün bunlar, çocuklarımız hakkında bize bir şeyler anlatıyor. Duymayı, dinlemeyi başarabilirsek.

4 Ekim 2018 Perşembe

Çocuklar Neden Başarısız Olur?


Çocuklara bir şeyler öğretmek için kullandığımız yöntemlerin, bu yöntemlerle kurduğumuz eğitim sisteminin işe yararlığını, bizzat bir öğretmenin kendi öğrencileriyle yaşadıkları, gözlemledikleri üzerinden sorguladığı, ezbere doğru dediklerimizi yerle bir eden bir kitap. 

Holt, bizim amacımızın çocuklara bir şeyler öğretmek olduğunu ve bu amaçla bazı araç ve stratejiler kullandığımızı söylüyor. Ama geldiğimiz durum, başlangıçtaki amacımıza tamamen ters. Çünkü yöntem ve stratejilere ve onlardan örülü sistemimize öyle saplanıp kalmışız ki bunlarla amacımıza ulaşamadığımızı fark edemiyoruz. Çocuklar, bizim iddia ettiğimiz gibi öğrenmek için değil mecbur oldukları için okula geliyor,
“Okul, gitmeni sağladıkları, orada senden bazı şeyler yapılmasını istedikleri ve bunları yapmaz veya doğru yapmazsan hayatının mutsuz hale getirilmeye çalışıldığı bir yerdir.
Çocuklara göre okulun başlıca amacı öğrenmek değildir; okulda günlük ödevler yapılır veya minumum çaba ve isteksizlikle baştan savulur. Her ödevin kendi içinde bir sonu vardır. Öğrenciler ödevin nasıl bitirildiğiyle ilgilenmezler. Sadece yaparak ondan kurtulabiliyorlarsa yapacaklardır, eğer deneyimleri onlara bunun yeterli olmayacağını söylerse başka yollara başvuracaklardır. Bu yollar da doğallıkla ödevin verilme amacına ters düşen aykırı yollar olacaktır.”
Okuldaki çocuklar, doktora gitmiş çocuklar gibidir. Doktor, verdiği ilacın ne kadar iyi geleceğini söyleyebilir, oysa çocukların tek düşündüğü, iğneyse ne kadar acıyacağı veya ilaçsa tadının ne kadar kötü olacağıdır. Onlara kalsa, hiç ilaç almazlar.”
Bizler çocuklara öğrenme sürecine dahil etmiyor ya da meraklarının peşinden gitmelerini teşvik etmiyoruz, onay almanın önemini, sözümüzü dinleyip, iyi ve akıllı öğrenci olmayı vurguluyoruz. Soru sormayı değil, sessiz olmayı öğretiyoruz. Farklı düşünme biçimleriyle değil bizim istediğimiz yollarla düşünsünler istiyoruz. Öğrenmeyi ölçen notlar ise bir kimlik değerlendirmesine dönüşüyor. Yüksek puan alırsam iyi ve sevilen biriyim düşüncesi, çocukların sevgiyi, değeri kaybetme korkusuyla yoğun stres altına girmelerine neden oluyor.
Sınıfta yaptıkları bir çalışmayı şöyle anlatıyor Holt:
“Puanlama yöntemimiz, gruplara her doğru yanıt için bir puan vermekti. Uzun zamandır teraziyi  dengelemekten çok iyi puan almanın ekstra yollarını arıyorlardı. Terazinin nasıl dengelendiğini çözüp anlamalarını istemiştik, bu yüzden bir motivasyon kaynağı olarak puanlamayı kullanmıştık. Ama çocuklar bizden akıllı çıktılar; iyi puan toplamak için terazinin dengelenmesiyle hiç ilgisi olmayan yollar geliştirmişlerdi.”
Bir gün sınıfa şöyle soruyor:
“Öğretmen bir soru sorduğunda ve siz yanıtını bilmediğinizde aklınızdan neler geçiyor? Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
 Sınıfta büyük bir sessizlik hakim oluyor. Çünkü diyor, yanıtı bilmiyorlarsa ölesiye korkuyorlardı.”

Yeni şeyler öğrenmenin, merakın tadını yaşatmak yerine onlara hep doğru cevaplar vermeleri gerektiğini, yüksek notlar alarak ailelerini ve öğretmenlerini memnun etmeleri gerektiğini öğretiyoruz. Sınav kaygısı yaşadıklarında, okula gitmek istemediklerinde ise “bunda ne var korkacak” tarzı yaklaşımlarla yaşadıkları stresi görmezden geliyoruz. Öğretmeyi hedefliyoruz ama kullandığımız yöntemler tam tersini öğretiyor, ezberle ve doğru yanıtı ver, çok gerekli değilse soru sorma ve farklı düşünme. Çocukların her an yeni bağlantılar kurmaya açık zihinlerini sınırsız ufuklarını gün be gün köreltip daraltıyoruz.
Kitapta okuduklarım, yıllardır okullarda, çocuklarla ve ailelerle çalışan bir psikolojik danışman olarak gördüklerim, yaşadıklarımla ve kendi öğrencilik hayatımda yaşadıklarımla birebir örtüşüyor.
Dışarıdan çok başarılı görünen öğrencilik hayatım, çoğu zaman başarısızlık korkusuyla doluydu. Sınavlara her şeyi ezberleyerek çalışır, düşük not almaktan ölesiye korkardım. Diğer derslerde bu şekilde çok başarılı olabiliyordum ama matematikte anlayamadığım yerler oluyor ve sormaya çekiniyordum. Hâlâ matematik sınavı temalı kabuslar gördüğüm oluyor. Düşük not alınca ağlıyordum, çünkü notun bana eksik olduğum konuları gösteren bir rakam olabileceği aklımın ucundan bile geçmemişti, yüksek not demek iyi olmak, başarılı olmak, değer görmek demekti. Okul ise aynen yazarın dediği gibi, gitmeye mecbur olduğum bir yerdi.
Şimdilerde de başarılı öğrencilerin neden kaygı duyduğu ya da okula gelmek istemediğini anlamadığını söyleyen ebeveynlerle karşılaşıyorum. Başarılı öğrencilerin kaygısı basit bir endişe değil, sevgiyi, ilgiyi, değeri, yani her şeylerini kaybetmekten korkuyorlar, onlara başarmanın kendi kimlikleriyle bağlantılı olmadığını ve öğrenmenin keyfini anlatacak, yaşatacak olan bizleriz. Ben öğrenmenin verdiği muazzam genişleme hissini yaşım ilerledikten sonra yaşayabildim, matematiğin eğlenceli olabileceğini geç anladım. Dilerim hiçbir çocuk bu histen mahrum kalmaz, zihnini korkularla ketlemek yerine öğrenerek genişletir.

2 Ekim 2018 Salı


Aklım bir yandan yazda, güneşin ışıklarında, denizin tuzundayken aklım, bir yandan yağmurun güzelim yağışıyla akıp giderken kalbim,  geçip gitti eylül. Çocuklar küçücük sırtlarında kocaman çantalarla okula başladılar. Bir yılın planlarını yaptığımız, birinci sınıflarla tanıştığım, okula gelmek istemeyen çocuklarla konuşup resimler yaptığım, aklımda, "okulu sevmeyen çocukları nolur anlayın ve onlara kızmayın" temalı yazılarla dolaştığım, ama koşturmaktan yazamadığım,  zencefilli ballı karışımlarla, kaynayan domatesler, kurulan sirkelerle kışa hazırlandığım bir ay.
Bu sabah biraz keyifsiz uyandım, nerede kaldığımı unutmuşum gibi bir hisle, kahvaltıyı hazırlarken, bir tabağa koyup havuçlara ve pancara baktım. Yazın, uçarı, sulu, şakacı, parlak meyveleri gitmiş, sonbaharın oturaklı, toprak renkleri ve çeşit çeşit tonları gelmiş, hoş gelmiş dedim. Havuçların saplarını doğrayıp kırdığım yumurtaya ekledim, pancarları soyup dilimledim.
Azcık güneş açarsa, termosa çay doldurup parka gitmeyi ve kuru yapraklara bakmayı hayal ettim.  Sonbahar ve çocuk sesleriyle.

13 Eylül 2018 Perşembe


Nohut bir dönem, gök gürültüsünden epeyce korkuyordu, sonra bir gün kendince bir oyun geliştirdi, gök gürlerken bağırıp gök gürültüsünü korkuttum deyip sonra kahkahayla gülüyordu. Oyun ve gülme yoluyla korkusunu yenmenin yolunu hiçbir müdahalem olmadan bulması karşısında duyduğum şaşkınlık ve hayranlıkla oyuna dahil oldum. Ne zaman gök gürlese sabit oyunumuz haline geldi gök gürültüsünü korkutmak.
Genel hatlarıyla hatırladığım, oyun ve gülme yoluyla korkuları yenme konusundaki bilgilere tekrar baktım. Şöyle diyor Aletha Solter, Çocuğunuza Kulak Verin kitabında:
“Çocuklar korkularını yenmek için aktif bir çaba harcarlar. Bunu esas olarak oyun oynayarak ve gülerek yaparlar. Yeterince serbest oyun zamanı tanınan çocuklar kendileri için terapötik durumlar yaratırlar. Çocuklar oynarken kahkaha atıyorlarsa, muhtemelen bir korku öğesini yenmeye çalışıyorlar demektir… Çocuklar korkularıyla başa çıkmak için gülmelerini sağlayan bir oyun icat etmezlerse, anne babaları kurdukları oyunlarla onlara yardımcı olabilirler.
Bunun dışında çocukların korkularıyla başa çıkmalarına yardımcı olmak için;
Onlara doğru, basit bilgiler vermek gerekir, diyor.  Çünkü çocuklar etraflarında olup biten olaylar hakkında tam bilgi sahibi değildir ve eksik bilgilere dayanan yanlış senaryolar üretip korkabilirler.
Ayrıca çocuğa başa çıkma stratejileri öğretmek, bunların provasını yaptırmak da yararlı olabilir diyor. Mesela, köpekten korkuyorsa köpek gördüğünde birinin elini tutmak, yavaşça geri çekilmek ya da yardım çağırmak gibi stratejilerin provasını yapmak.
Korkusunu yok saydığımızı, önemsemediğimizi, küçümsediğimizi ilettiğimiz, bunda korkacak bir şey yok, aman canım bundan da korkulur mu hiç, abartıyorsun, büyütüyorsun, evham yapıyorsun vb şeyleri ne çocuklara, ne yetişkinlere zaten söylemiyoruz değil mi? 😊

10 Temmuz 2018 Salı


Artan sıcaklar, temmuzluğunu iyice hissettiren hava, her yanda gezinen güneş ışıkları. Bu yıl ilk kez, iyi ki sıcak, derken buluyorum kendimi.
Anne olmadan önce sevdiğim, önemsediğim şeylerin hepsini değişmiş buluyorum sonra. Kışı, yağmuru, soğuğu, şehrin göbeğinde olmayı seven birinin yazı, güneşi, şehirden uzakta, köyde, kırda olmayı seven birine dönüştüğünü hayal edin mesela, öyle büyük bir değişim😊
Değişim deyince aklına bir zamanlar dünyaları yerinden oynatmak  gelirken, şimdi ilk aklıma gelen tırtılın kelebeğe dönüşmesi; öyle sessiz, içten içe, uzaklaşarak, kendini sararak bir güzelliğe dönüşmek.
Serbest çağrışımlarım bile değişmiş. Hayrolsun. Bakalım daha neler değişecek, ama yaz biraz dursun, hemen değişmesin, kanatlarımızda gezinsin güneş ışıkları, dışımızı, içimizi yıkasın, aydınlatsın.

9 Temmuz 2018 Pazartesi


Şehirde geçen çocukluğumun renkli ayları, yaz ve anneanne evi. Akşama doğru hazırlanan yemeğin yanında salataya bir koşu bahçeden toplayıp getirdiğimiz naneler. “Bahçeden nane koparıp geliver” dediklerinde uçarak gittiğim, yeni sulanmış bahçenin köşesinde yeşermiş mucizevi bitki; nane. Diplerinden değil üstlerinden nazikçe koparılır, her yana mis gibi kokusu yayılır, ellerine yüzüne değer, ferahlatır. Ellerinde su, toprak ve nane kokusu, aklında hayaller, oyunlar, keşifler, sınırsız, rengarenk bir dünya. Nanenin, suyun, yazın, oyunun; her şeyin ama her şeyin kokusunun, tadının keskin, güçlü, farklı ve yepyeni olduğu, bahçelerde, arkadaşlar, oyunlar, bisikletlerle yaşadığımız, topraktan evler, şehirler, dünyalar kurabildiğimiz zamanlar. Nasıl canlı, nasıl güzeldi, ne çabuk, nasıl da, rüya gibi geçip, uçup gitti.


Parkların yaz hallerini seviyorum. Her yanda koşuşan, oynayan, düşen, kalkan, bağıran çocuklar, çocuklarına seslenen, etraflarında dolanan anneler. Salıncak, tahtıravelli gıcırtıları. Bir grup çocuk kumda oynuyor, kimisi kaydıraktan kayıyor, kimisi tırmanıyor, kimisi oyunun en tatlı yerinde. Koşuşturmacalar, konuşmalar, gülüşler, ağlamalar, krizler ve şenlikler.
 Çocukların pür neşelerini, annelerin bu neşenin akışı karşısındaki bambaşka hallerini, tepkilerini. Anneanne, babaanne, dedelerin torunlarına bakarken kalp şekli alan gözlerini. Çayları ve yiyecekleriyle birlikte parka gelmiş, birbirleriyle sohbet eden, yemek tarifleri, temizlik tüyoları ve hep ama hep çocukları konuşan anneleri, teyzeleri, anneanne ve babaanneleri. Koruyan, kollayan, paylaşan, üreten, yeşerten, her yere yuva havası taşıyan kadınları.
Parkta çocuklar arasında geçen saçma sapan diyalogları, onca karşıt uğraşa rağmen henüz mantıkla, ayıpla, günahla, kim ne derle sınırlanmamış hallerini, saflıklarını, komikliklerini.
Siz de gelsenize, iki lafın belini kıralım😊

24 Haziran 2018 Pazar


Bayramlarda çocuklara kitap hediye edelim serisine devam. Bu, uzun zaman önce alıp sakladığım, bayramda gizlice çıkarıp paketleyip Nohut’a hediye ettiğim kitap.
Bayramın ilk günü Nohut ateşlendiği için bütün günü evde geçirip durmadan okuyacağımız kitap olacağını elbette tahmin etmiyordum. Ertesi gün toparladı çok şükür.
Nohut’un çok sevdiği, benim de çok severek okuduğum bir kitap. Hikayesi de çok güzel ama çizimlerinin özgünlüğü, tatlılığı en önde.  Kitaptaki karakterlerin tiplerine bakıp bakıp eğleniyoruz, özellikle fırça kurt ve deniz gülü.
Hikayeye gelirsek; zorluklarla karşılaşan karakterlerin çözüm arayışı, birbirlerini bulup destek olmaları, çok farklı hayvanların bir aradayken daha güçlü ve mutlu oluşları, yeni birinin önce kabullenilmeyip sonra hafif ısrarla eve kabul edilişi, üçlü ekibin bir aradaki mutluluğu çok güzel anlatılmış. Aralarında anlaşmazlık çıkınca arkadaşların bir süre ayrı kalmaları ve sonra hatalarını anlayıp yeni ve daha güzel bir ev bulmaları, paylaşmanın gücü ve bazen zorluğu ama bulunan çözümler, yine zorluklar ve yeni çözümler, mesaj kaygısı gütmeden kendiliğinden öğreten, düşündüren bir hikaye. Paylaşmayı ve arkadaşlığı anlatmak, konuşmak ve görsellerle destekleyip eğlenmek için bence şahane bir kitap.


Bu iki kitap, teyzemizden bayram hediyeleri. Nil serisini, epeyce erken, yanlış hatırlamıyorsam, Nohut iki yaşına varmadan okumaya başlamıştık, demirbaşımız oldu bu seri. Serinin iki eksik kitabını da hediye olarak tamamladık.
İlk kitap, Nil Odasını Topluyor. Bir süredir, Nohut’un toplamak konusunda gayretlerini görüp sevinçten havalara uçsam da bu konuda kılının kıpırdamadığı bir dönemden geçmiştik, o zaman çok aramıştım böyle yoğun sosyal mesajlar içeren bir kitap. Nil’in odasının dağınıklığından rahatsız olmaması, toplamayı keyifli bulmaması, ama bir süre sonra bu yüzden yaşadığı sıkıntılar ve toplamanın getirdiği keyfi bence güzel anlatmış. Kitabı okuduktan bir süre sonra çekmecelerden çıkardığı giysileri toplamasını istediğimde Nohut, kitaptan bir replikle cevap verdi bana: “buna zamanım yok anne”
İkinci kitap ise; Nil Okula Başlıyor. Nohut, çalıştığım okulla, oradaki öğrencilerle ilgili anlattığım şeyleri dinlemeye ve arada bir benimle okula gelmeye bayılıyordu. Öğretmen olsun, etkinlik olsun şimdilik çok meraklı. Okulla ilgili kitaplar bu yüzden her daim favorimiz.
 Okula başlayacak olan çocuklar için de bence iyi bir teşvik edici kitap. Yeşillikler içinde bir okul, sevecen arkadaşlar, ilgili bir öğretmen ve şahane bir okul günü. Travmatik okula başlama deneyimlerimi hatırlayarak, ah keşke bütün okul başlangıçları böyle olsa diyorum.

31 Mayıs 2018 Perşembe


Nohut’un buğdaya, inek sütü ve inek sütü ürünlerine ve bazı başka besinlere alerjisinin olduğunu alerjinin öyle hemen geçen bir şey olmadığını, sıkı diyetin, sağlıklı beslenmenin ve bağışıklığı güçlendirmenin en önemli iyileştiriciler olduğunu uzun ve üzücü deneyimlerle öğrendik. Pek çok doktorun alerjinin her belirtisi gözünün önünde olsa bile alerjiyi görmezden geldiğini ya da bilmediğini, alerjiyi bilenlerin de tedavi sürecini tam olarak bilmediğini, çok diplomalı uzmanların çok vahim yönlendirmeler yapabildiğini de gördük. Uzmanlara güvenemeyince, geriye tek yol kalıyor, okumak, araştırmak ve her adımı dikkatle atmak.
 Bu süreçte yaşamımız, özellikle mutfağımız değişti. Nohut glüten içeren hiçbir şey tüketmiyor, inek sütü yerine keçi sütü kullanıyoruz ve bazı besinleri (badem, fıstık, tahin vb) tüketmiyor. İnsanların ilk tepkisi genelde, vah vah nasıl beslenecek bu çocuk, olsa da diyetten sonra tam tersine kilo aldı, alerji belirtileri oldukça azaldı. Şimdilik yalnızca geniz eti nedeniyle uykuları sıkıntılı.
Okudukça, öğrendikçe ben de, bir süredir yediklerime daha fazla dikkat etmeye, daha bilinçli yemeye, başladım ve daha önce yaşadığım pek çok sıkıntının sebebini yeni yeni anlar oldum.
Sağolsun annem de bizimle birlikte öğrendi, mutfağını değiştirdi, yeni malzemelerle tanıştı ve bunlarla lezzetli harikalar yaratmaya başladı. Onunla bu konularla ilgili konuşurken, sık sık şu cümleyi kurduğumu fark ediyorum: bunu neden daha önce öğrenmemişim, bunu bilseydim böyle yapmazdım, neden gittiğimiz onca doktorun hiçbiri şunu söylemedi vb
Buradan yine aynı noktaya geliyoruz: okumanın, bilmenin, araştırmanın önemi
Düşünün ki; süte alerjisi çıkmıştı dediğim bir doktor bana, sütü sulandırıp ver demişti. Alerjimiz olan bir besinin az bir miktarını bile kesinlikle tüketmemiz gerektiği bilgisine basit bir okumayla bile ulaşabilir haldeyiz artık.
Bu kadar çok kaynağın, bu kadar çok bilginin olduğu bir dünyada nefes alıyor, hareket ediyor olmamızı sağlayan bedenimizi tanımak, anlamak, korumak söz konusu olduğunda neden bu kadar bilgisiz, hatta bilgimiz olsa bile bilinçsiz davranabildiğimizi anlayamıyorum.
Yemenin aslında vücudumuzu ve ruhumuzu ayakta tutan, canlandıran bir eylem olduğunu çoktan unutmuş gibiyiz. En basit bir eşyayı alırken bile kaliteli olsun, uzun dayansın diye düşünüp araştırmamıza rağmen bedenimiz söz konusu olduğunda içinde ne olduğunu bilmediğimiz her şeyi sırf canımız çekti diye kolaylıkla kabul edebiliyoruz.
Yemek yemeyi mecburi bir iş olarak gördüğüm, rahatsızlıklarımı ilaçlarla geçiştirmeye çalıştığım, sıfır sağlık bilgisiyle çocuk sahibi olduğum zamanlara bakarak şunu diyorum: Neden daha önce canlılığımı sürdürebilmem için gerekli olan bu kadar önemli bilgilere ulaşmadım, ulaşamadım?
Sağlık, iyileşme, beslenme konularında son zamanlarda çok faydalandığım kitapları ve hesapları paylaşayım istedim bu vesilesiyle
İlaçsız Yaşam-Ümit Aktaş
Ahmet Aydın-Taş Devri Diyeti
Ayşegül Çoruhlu-Tokuz ama Açız
Tohum ve Gıdanın Geleceği Üzerine Manifestolar-Vandana Shiva
Hasta Değil Susuzsunuz-Fereydoon Batmanghelidj
Gıdalar, Ambalajlar, Silahlar ve Açlar-Mebruke Bayram

Bir de film önerisi: That Sugar Film

29 Mayıs 2018 Salı

arkadaşım hemşire


Ben hasta, hastalık ve hastane ile ilgili her şeyden nefret ediyor olsam da, tıbbi her şeye aşırı meraklı bir kızım var. Geçenlerde markette, çocuk kitaplarına bakarken, bak burda da hemşireli kitap varmış deyince gözleri ışıldadı, hemen kitabı çekip bunu alalım dedi. "Annecim benim bunları okurken içim bir tuhaf oluyor, hastane görünce kaçasım geliyor" falan diyemedim tabii, kitabı aldım ve binüçyüzotuzaltıncı kez okuyorum.

Kardeşi, ameliyat nedeniyle hastanede yatan bir kızın, hemşire tanıdığı ona hastaneyi gezdiriyor. Hemşire odası, ameliyathane, röntgen odası, alçı odası, yenidoğan ünitesi vb gezilip her bölümde neler yapıldığı çocukların anlayabileceği bir dille anlatılıyor. Kitabın sonunda, kitabın içindeki bazı resimlerin toplandığı bir bölüm var, bu resimleri kitabın içinde bulmaya çalışıyorsunuz.
Kitabın ayrıntılı resimlerini, basit, anlaşılır ama yeni öğrenmeler için de yol açan anlatımını sevdim. Röntgen ışını, ameliyathane, cerrah, yeni doğan bölümü, alçı vb pek çok şeyi bu kitaptan öğrendi Nohut. Fiyatı da gayet uygun. Tıbba meraklı miniklere önerimiz olsun.

15 Mayıs 2018 Salı


"Beden, evrendeki evindir.
Bedenimiz daima şimdiki anda ve buradadır, dolayısıyla bizler de dikkatimizi bedensel duyumlarımıza odakladığımız zaman, geçmişte veya gelecekte değil, şimdiki anda ve burada oluruz. Bedenimize dikkat ederek, onu farkındalık için bir çapa olarak kullanabiliriz.
Bedenimize odaklanmak “temellendirme” etkisine sahiptir. Dikkatimizi bedenimize getirdiğimizde dünya ile de temasa geçmiş oluruz. Bedenin yeryüzünde kapladığı bir ağırlığı vardır, beden sürekli düşüncelere giden ve uçuşan zihni dengelemek adına iyi bir yardımcıdır. Beden farkındalığı ile dikkatimizin odağını uçuşan zihnimizden uzaklaştırabiliriz."

Şimdi ve Burada/Zümra Atalay


Bir süre önce, o sıralar sık sık karşıma çıkan, merak ettiğim bir konu (mindfulness) hakkında bir seminere katılmam gerekti. Şimdiye dek katıldığım zorunlu seminerler genelde bildik şeylerin tekrarlanması şeklinde geçtiğinden, konuyu merak ediyor olsam da, pek bir beklentim olmadan katıldım.
Diyebilirim ki; şimdiye dek dinlediklerim içinde en ufuk açıcı, en çok şey öğrendiğim, bambaşka bir seminer oldu benim için. Ardından merakla gidip konuşmacının kitabını da aldım.
Kitabı okuduktan sonra, benim anladığım kadarıyla, bilinçli farkındalık çağımızın gittikçe daha kalabalık, gürültülü, hızlı, telaşlı hale gelen dünyasında biraz yavaşlamaya, bazen durmaya, fark etmeden geçip gittiğimiz, hep orada olduğu için önemsemediğimiz şeylere, aslında yaşamın, dünyanın üzerinde kurulduğu şeylere, mesela göğe, toprağa, hareket eden, duyumsayan bedenimize, dışımızdaki ve içimizdeki canlılığa bakmaya bir davet.  Görüntüdeki zeki, güçlü, mükemmel insanın gerçekliğine bir soru işareti, hata yapan, düşen, kalkan, ağlayan, gülen, gerçek insanı kabullenmeye, kendi elimizden tutup yeniden başlamaya bir davet.
Kitap, hıza ve yapmaya, yükselmeye, koşmaya odaklı, hata kabul etmeyen dünyamızda yorgun, telaşlı, tükenmiş hissedenler için ilaç niteliğinde. Elbette bazı şeyleri değiştirmek ve hayata geçirmek kolay değil, bir kitapla her şey bir anda değişmez ama yine de ufak bir adım atmak isteyenlere tavsiyemdir.

Merak edenler için kitapta anlatılanlardan özetle bilinçli farkındalık;
Şimdiki an içerisinde gerçekleşenlere dikkat etmek, bu dikkatin niteliğini fark etmek ve tüm bu fark edilenleri acele ile yargılamaksızın kabul etmeyi içerir.
Bazen yanlış anlaşıldığı gibi hiçbir şeyi umursamadan anı yaşamak, haz odaklı olmak değildir. Tam tersine yaşamın içindeki her şeyi bütünüyle kabullenmek, acıyı, mutluluğu ve diğer duyguları da kabullenmek, akıp gitmelerine izin vermek demektir.
Aslında kelimelerle anlatması çok da mümkün olan bir şey değildir, çünkü kavramsal değil deneyimsel bir bilgidir.
İnsan zihni sıklıkla geçmiş ve geleceğe gider. Geçmiş ve gelecekte yaşayan bir zihin ise mutsuz bir zihindir.
83 farklı ülkede yaşayan 5 bin kişiden toplanan verilerle bir araştırma yapılmış. 2250 yetişkine o anda nasıl hissettikleri ve ne yaptıkları ve yaptıkları şey dışında bir şey düşünüp düşünmedikleri sorulmuş. Çalışmada uykuda geçirdiğimiz zamanlar dışında vaktimizin %46.9 unu geçmiş veya geleceği düşünerek geçirdiğimiz bulunmuş. Yine çalışmaya göre, şu anda olanlar daha mutlu ve üstelik şimdiki anda sevmediğimiz bir işe odaklanmış olsak bile zihnimizin geçmişe ve geleceğe dalıp gittiği anlardakinden daha mutluyuz.
Bilinçli farkındalık tutumları kısaca şunlar:

Anda Kalabilme
Düşüncelerimiz hep anın ilerisinde ya da öncesindedir. Bizim amacımız ise onu geçmiş ya da gelecekten alıp şimdiki an’a getirmektir. Mesela, sabah elimizi yüzümüzü yıkarken o gün işte ne yapacağımızı ya da çıkmadan önce neler yapacağımızı değil, yüzümüze serinleten suyun bize hissettirdiklerine odaklanmak gibi.
Yargılarımızı Fark Etmek
İki bin sene önce, Epictetus’un dediği gibi; “insanları rahatsız eden şeyler buna neden olan olaylar değil, onlar hakkındaki düşünceleridir.”  İnsan olduğumuz için, yargısız, tarafsız ya da tamamen objektif olmamız mümkün değildir çünkü zihnimiz her şeyi sınıflandırma eğilimi gösterir, gördüklerini iyi köyü, seviyorum sevmiyorum şeklinde kategorize eder, durumları önceki yaşantılarından çıkardığı sonuçlara göre yorumlar. Bu şekilde otomatik tepkiler vererek aslında işini kolaylaştırır. Önemli olan bu otomatik tepkilerimizin farkında olmak, olaylara bakarken geçmiş ya da geleceğin etkisinde olmasak durumu nasıl değerlendireceğimizi bulmaya çalışmaktır.
Kabul
Kabul, yaşamı, kendimizi olduğumuz haliyle kabul edebilmektir. Hoşlanmadığımız, sevmediğimiz, şeylerin varlığını olduğu gibi kabul edebilmektir.
Sabır
 Sabretmek, beklemek, boşluğa tahammül etmek gelişimin, değişimin çabuk olmayışına sabır göstermektir.
Şefkat
Acıyı anlamak ve onunla kalmak demektir. Genelde olumsuz olanı değiştirme, acıyı ortadan kaldırma eğilimiyle harekete deriz. Şefkat ise acıyı ortadan kaldırmak, değiştirmek değil, bizi sıkıntıya sokan duygu ve durumları kabul edebilmek demektir.
Şefkat denince aklımıza hep başkalarına şefkat göstermek gelir ama şefkatin en önemli boyutu öz şefkat yani kendimize şefkattir. Zor zamanlarda kendimizi eleştirmeden, acının insana özgülüğünü fark etmek, sıkıntımızı olduğu gibi gözlemleyebilmek demektir.
Akışına Bırakma
Bizlerin yaşamda bir şeylere tutunma, bazı durumlara takılma eğilimimiz vardır. Akışına bırakmak her şeyin gelip geçici olduğunu görebilmek demektir. Boş vermek, önemsememek değil, tutunduğumuz şeyi fark edip ona uzaktan bakabilmektir.
Başlangıç Ruhu
Deneyimlerimiz tekrar edildikçe onlara dikkat etmeyi bırakır, otomatik olarak yapmaya başlarız. O işi yaparken duyumsadıklarımıza değil de aklımızdaki başka konular hakkındaki düşüncelere odaklanırız. Başlangıç ruhu ise yaptığımız işe bir çocuğun merak ve heyecanıyla, ilk kez yapıyormuş gibi yaklaşabilmek demektir.

10 Mayıs 2018 Perşembe


Küçük, yavaş ve sessiz şeyleri seviyorum. Usulca yağan yağmur gibi, yağmurdan sonra her yana sessizce yayılan bana yeniden başlamayı hatırlatan, o hafif, tazecik koku gibi. Güneş açınca her yanda gezinen minik ışıklar gibi. Mesela karıncaları ve salyangozları ve kuru yaprakları. Mevsimlerin değişimini. Usul usul rüzgarları, bulutları, hiç ses etmeden başımızın üstünde duran en güzel maviliği. Basıp geçtiğimiz şifa yüklü otları. Sessizlik, yavaşlık ve küçüklük mucizesi tohumları. O minicik şeylerin meyveyi, sebzeyi, ağacı, ormanı içinde taşıyor olmasını. Küçük, yavaş ve sessiz şeylerin çok kıymetli olduğunu, öyle sandığımız gibi, öyle göründüğü gibi olmadığını yeniden yeniden anladığım anları.
Ve nasıl özlüyorum bir tohumu ellerimle tutup toprağa bırakabilmeyi.

4 Mayıs 2018 Cuma


Ebeveynlikle ilgili doğruları, yapılması gerekenleri anlatan kitapları da seviyorum ama asıl favorim, ebeveynlik yoluyla bana kendimi anlatan kitaplar. Doğruları bilmek çoğu zaman işime yarıyor, iyi hissettiğim, her şeyin yolunda gittiği zamanlarda yanlışlar yapmamı engelliyor, bilmeden yanlış bir bilgi vermemin ya da çocuğumun kafasını gereksiz yere karıştırmamın önüne geçiyor, ebeveynliğimi kolaylaştırıyor, elimden tutuyor çoğunlukla. Ama bir de zor zamanlar, işlerin yolunda gitmediği anlar, kendi duygularımda boğulduğum zamanlar var. Bana kendimle ilgili şeyler söyleyen kitaplar bu anlarda yardımıma koşuyor.  Bu anlardan bir şeyler öğrenmemi, kendimi daha iyi tanımamı ve yontmamı sağlıyor, bu kitaplar bu yüzden favorim.
Bahsettiğim ikinci tip kitaplar içinde, şimdiye dek okuduğum en iyi kitaplardan, bundan sonra hep yakınımda bir yerlerde tutmak istediğim, içinde yazan her şeyi kartlar yapıp dört yana asmak istediğim bir kitap.
Yazarı, psikolog ve anne olan Shefali  Tsabary,  kitapta sık sık kendi kızıyla yaşadığı sorunlardan ve yaklaşımını nasıl değiştirdiğinden, disipline bakış açısını değiştirdikçe ve kendini anlamaya çalıştıkça sorunlarının nasıl çözüldüğüne dair örneklerden de bahsediyor.
Kitap, öncelikle disiplin kavramını sorgulayarak başlıyor. Disiplini aslında çocuğu eğitmekten çok, öfkeli anlarımızda kendimizi rahatlatmak amacıyla kullandığımızı anlatıyor. Bağırmak, ceza vermek anlık öfkemizi yatıştırmaktan başka bir işe yaramıyor, uzun vadede ise yaşadığımız anlık sorunları kronik hale getiriyor.
“Gerçeği kabul edebilme cesaretini gösterirsek, her türlü “disiplinin” sadece kılık değiştirmiş öfke krizi olduğunu görürüz. “Disiplin” adını verdiğimiz birçok şeyin, yetişkin çocukların tepesinin atmasından başka bir şey olmadığını hiç düşündünüz mü?”
Amacımız disiplin ya da disipline etmek değil; çocuklarımızla gerecek anlamda yakınlık kurmak olmalıdır. Çocuğun duygularıyla bağ kuramadığımızda, davranışlarına etki edemeyiz. Çocuklarımız ancak bizimle duygusal bağ kurduklarında öğrenirler.

Çocuklarımızla iletişimizde öncelikle onlara değil, kendimize odaklanmak gerekiyor. Çünkü tepkilerimizin altında yatan neden aslında biziz. Onlarla iletişim kurarken biz farkında olmasak da bilinçaltımız tarafından yönlendiriliyoruz. Çocukken öğrendiğimiz davranış modelleri ebeveyn olduğumuzda otomatik olarak devreye giriyor. Doğruyu-yanlışı bilsek de gördüğümüz davranışı uygulama eğilimi içinde oluyoruz. Kendi yetiştirilme tarzımızı kurduğumuz bütün iletişimlerde yansıtıyoruz. Yazarın burada öz ve anlamlı bir anlatımı var: “Aramızda yetişkin yok; hepimiz yetişkini oynayan çocuklarız. Ebeveynlik söz konusu olduğunda da birçok bakımdan çocuklarını yetiştiren çocuklarız.”
Ebeveynlikte yaptığımız bütün hataların temelinde de bu var aslına. Kendimiz aradan çıkaramamak, taşıdığımız duygusal yükleri bütün iletişimlerimizde yansıtmak, olaylara açık, net bir şekilde değil de yoğun duyguların bulanıklaştırdığı gözlüklerle bakmak. Örneğin kaygı. Kaygı içinde olmak bize çocuklarımızın hayatını kontrol etme ihtiyacı hissettiriyor, çocuk sahibi olmanın getirdiği zorluklarla baş edememe ve çaresizlik de bu kaygının artmasına sebep oluyor ancak doğası gereği çocuk bu kontrole karşı çıkıyor, o karşı çıktıkça biz daha çok kontrol etmeye çalışıyoruz, kendi kaygımız gittikçe artıyor ve çocuğumuz bir savunma biçimi olarak davranış sorunları göstermeye başlıyor.
Bu noktada, çocuğumuzun karşı çıkma ya da istemediğimiz davranışlar olarak adlandırdığımız davranışlarına değil de kendi duygusallığımıza odaklanabilirsek, duygusal düğümlerimizi fark edip çözümlemeye çalışırsak, kendimizi çocuklarımızla girdiğimiz kısır döngüden kurtarabiliriz.
Kendi duygularımızı fark edip çözümleyebilirsek, çocuklarımızın davranışlarına sakin ve sağduyulu şekilde yaklaşmayı başarabilir, gereken durumlarda net sınırlar koyup gerektiğinde de esnek olabiliriz.
Yazar, tepkilerimizin çoğu zaman,  kafamızda olması gerekenlerle ilgili yazdığımız senaryolarla şekillendiğinden bahsediyor. Örneğin çocuğumun akıllı, saygılı bir çocuk olması gerektiği senaryosuyla hareket ediyorsam sürekli ondan bu doğrultuda davranışlar bekler, olmadığında üzüntümü, hayal kırıklığımı, öfkemi çocuğa yansıtırım.

“Onlar için senaryolar yazar, uymalarını bekleriz. Kostümlerini almakta ve filmin nasıl biteceğini tahmin etmekte sakınca görmeyiz. Kendilerine verilen rollerden boğulduklarında çocuklarımızın sadece iki seçeneği vardır. Kendilerine verilen role bürünüp zamanla asıl kişiliklerini terk ederek itaat etmek. Ya da ezilmek pahasına karşı koymak.”
İnsan doğasının bilinçaltı özelliklerinden biri de, anlamlandıramadığı şeyleri “kötü” olarak yargılamak ve etiketlemektir.
Her ne kadar kendimizi açık görüşlü görmekten hoşlansak da çocuklarımızın davranışı zihnimizdeki kalıplara uymadığında onları sert bir şekilde yargılarız.
Çocuğunuz uyumsuzsa ve bu nedenle herhangi bir toplulukta sizi mahcup ediyorsa nasıl tepki verirsiniz? Belki sert biçimde eleştirip hareketlerini yargılarsınız. Çocuğunuzun normalden farklı olmasına katlanamadığınızdan böyle yaparsınız. Kendi yetersizliğinizin yansımasını görmeye dayanamazsınız.
Kendimizin ya da çocuklarımızın kusursuz olmadığını kabul edememek üzücü değil mi? İnsan olmak, kusurlu olmaktır.
Kuşkusuz kusursuz olmaktan vazgeçmeliyiz ama bu her şeyi “kabul edeceğiz” anlamına da gelmiyor. Çocuklarımızın mükemmeliyetçi olmalarını ya da genel normlara tamamen uymalarını istemeden de ellerinden gelenin en iyisini başarmaları için onları cesaretlendirebiliriz.
Kusursuz olmadığımız kabullendiğimizde, çocuklarımıza da örnek oluruz. Kendi kusurlarımızı kabul edip onurlandırdığımız ölçüde, onlar da kendi kusurlarını kabul ederler.”



30 Nisan 2018 Pazartesi


İtiraf edeyim çocuğum bir şey istediğinde genelde ilk aklımdan geçen, “off kriz geliyor, kaçalım” oluyor. Çoğu zaman istemsizce, istediği şeyin neden olmayacağına dair açıklamalara girişiyorum, yapamayız çünkü bu imkansız, veremem çünkü evde yok vs. Çocukların istemek konusunda ne kadar yaratıcı oldukları ise hepimizce malum.
Aslında, çocuğun isteklerinin, bir açgözlülük ya da sorun çıkarma eğiliminden kaynaklanmadığını,  “ben varım” deme yolu olduğunu, kendisini inşa etme sürecinin bir parçası olduğunu da bilmek, anlamak, hatırlamak gerekiyor.  Ben varım ve istiyorum. İlla ki mavi bardaktan su içmek, illa da o oyuncakla oynamak istiyorum. Benim isteklerim, benim tercihlerim, benim seçimlerim var.
Son zamanlarda, açıklamalara girişmek ya da hemen çözüp bulup yaklaşan krizi engellemeye çalışmak yerine derin bir nefes alıp kabullenmeye çalışıyorum. Öncelikle istekleri olabileceğini, istediği şeyi kabullenmek ve kabullendiğimizi hissettirmek gerek.
İsteklerinden yapabileceklerimi yapmaya çalışıyorum ama üst üste gelen istekleri yerine getirmenin bana yorgunluk ve ardından öfke getireceğini bildiğim için onun yapabildiklerini mümkün olduğunca ben yapmamaya çalışıyor, yapmasına fırsat vermeye gayret ediyorum.
Yerine getiremediğim isteklerde ise, duygularını kabullendiğimi bilmesi de sakinleştirici olabiliyor. Evde olmadığı için üzüldün, onunla oynamak istiyordun, canın şunu yemek istedi vb
Ama duygularını kabullendiğimi hissettirsem de ağlamalar ve mızırdanmalar devam ediyor. Son zamanlarda bizde en çok işe yarayan ve en eğlenceli metod ise hayaller kurmak.
Bir keresinde camdan günün batışını izlerken, akşam olmasın diye ağladı. (Çünkü akşam olunca dışarı çıkamıyoruz ve uyuyoruzJ) Bana, her zaman gelmeyen bir ilham geldi, akşam sen gelme, sabah gelsin diyerek akşam ve sabahla konuşmaya başladım. O kadar hoşuna gitti ki konuşmayı o sürdürdü ve epey süre devam etti muhabbete. O günden sonra sabah ve akşam, buzağı, karga, ağustos böceği ve karıncadan sonraki arkadaşları oldu. Hala da sabah ya da akşam olduğunda onlarla konuşur, arada sabahın akşamın evine ziyarete gideriz, yol tarif ederiz, hal hatır sorarız.
Bunun gibi, istediği bir meyve için keşke evde ağacımız olsaydı, sabah uyanınca meyvelerini kopartırdık, evin her yanına dalları uzanırdı vb hayaller kurulabilir.
İstediği bir oyuncak vb olduğunda, hemen konuyu kapatıp boşver onu, unutalım, çok pahalı alamam gibi yaklaşımlar yerine, oyuncakla ilgili neyi sevdiği, beğendiği konuşulabilir, oyuncak bizim eve ziyarete gelse vb hayaller kurulabilir. Hayaller söz konusu olduğunda seçeneklerimiz sınırsız. Hem isteklerini kabul edip önemsediğinizi gösteren, hem sizi hem çocuğunuzu eğlendiren, sorunları oyuna, eğlenceye dönüştüren, çocukları hayal gücünün sınırsız imkanlarıyla tanıştıran harika bir yol bence. Deneyin derimJ

20 Nisan 2018 Cuma


Bugün, Nohut sabah çok erken kalktığı için işe gitmeden öğlen uykusuna yatırmam gerekti. Gece de pek uyuyamadığı için çok uykusu var ama her zamanki gibi gözlerini açma mücadelesinde. Yorgun, hemen uyur diyordum, çok vaktim de yok, işe gideceğim, biraz zaman geçtikten sonra, sinirlenmeye, kapat artık gözlerini demeye başladım.

Evden çıktıktan sonra, öfkelendiğim andaki iç seslerimi dinledim:  Bir kere de kolayca uyusan be çocuk, bebekliğinden beri hep zor uyudun, hazırlanmam lazım bir an önce uyusa, çabuk uyusun ki akşam uykusu geçe kalmasın. Sonra biraz geç de olsa aklıma ağır geçirdiği hastalığı geldi. İğne vurulduktan sonra canlı, neşeli, durmadan konuşan, bir türlü uyumayan Nohutum gitmiş, bütün gün uyuklayan, sesi çıkmayan, konuşmayan bir çocuk gelmişti. O haline baktıkça içim düğüm düğüm, kalbim kesik kesik, kelimelerin anlatamayacağı bir hal, anneler bilir. Çok şükür ki birkaç gün içinde kendini toparlamıştı. O zaman kendime demiştim ki, bir daha uyumadığında, uyumak istemediğinde bugünü hatırlayacağım, saçma sapan, ufak tefek şeylere kızmayacağım.
Ne unutkanım dedim bunları hatırlayınca, ne aceleci, her şey hemen olsun, her şey istediğim gibi, planladığım gibi olsun istiyorum. Ne kadar basit, önemsiz şeyleri günlerimin merkezine koyuyorum. Ne kadar ciddiye alıyorum küçücük bir çocuğun sırf çocuk olması nedeniyle verdiği tepkileri
Halbuki onun bana gelişinin bir sebebi de bana her şeyin dilediğim gibi, her şeyin hayal ettiğim gibi olamayacağını öğretmek, beni oturduğumu sandığım yönetmen koltuğundan indirmek, geçip gitmiş olana, geleceği belirsiz olan bir sonraki ana takılıp kalmamayı, filmin akışına kendimi bırakmayı, bir kelebek gibi uçabilmeyi öğretmek.

19 Nisan 2018 Perşembe


“Telefonlarını ellerinden alarak, bağırarak, ceza vererek ya da tokat atarak çocuklarımızı disipline etmek, sorunu çözmek yerine kalıcılaştırıyor. Disiplinin işe yaramadığının kanıtı önünüzde duruyor. İşe yarasaydı, çocuğunuz hala bu davranışları sergiliyor olmazdı.
Yıllarca ben de disipline inandım. Bağırdım, ceza verdim, tehdit ettim. Ebeveynliğin bunları gerektirdiğine inandım. Disiplinin gereksiz olmakla kalmayıp, düzeltmeye çalıştıkları olumsuz davranışı aslında aslında beslediğini söylediğimde, ebeveynlerin doğum haklarından vazgeçmelerini istemişim gibi tepki vermelerine şaşırmıyorum.
Ceza veren, tehdit eden ebeveynlik yaklaşımının sonucu şu oluyor: Aralıksız kontrol edilmeye alışan çocuk tehdit edilmeden ya da karşılığında bir şey almadan içinden gelerek hiçbir şey yapmıyor. İşin tuhafı, en ağır şekilde disipline edilen çocuklar kendilerini en az kontrol edebilenle roluyor.
Ne zaman bir ebeveynle bunları konuşacak olsam bana şunu söylüyor, “Ama ben de sıkı disiplinle yetiştirildim. Hatta babam canımı çıkarıncaya kadar dayak atardı, sonunda da fena biri olmadım”
Böyle bir tartışmayla konunun özüne inilemeyeceğini öğrendim. Bunun yerine şunu sorarım, “Çocukken cezalandırıldığınızda ya da dövüldüğünüzde ne hissediyordunuz?”
Amacımız çocuğumuzu eğitmekse şunu bilelim; Disiplin eğitimin düşmanıdır.
Zorla isteklerimizi yerine getirseler de taleplerimize, ama en fazla da mesajı ileten bizlere karşı içten içe bir direnç geliştirirler. Dirençleri ya da en iyi olasılıkla gönülsüzlükleri ebeveynin kontrol ihtiyacını yoğunlaştırır; çünkü ebeveyn çocuğunu sıkı tuttuğu ölçüde terbiye vereceğine inanıp çocuğun üstünde baskı uygular. İşte bu direnç öğrenmenin, gelişmenin ve-her şeyden önemlisi- ebeveyn ve çocuk arasındaki bağın önünde engel oluşturan duygusal bir yaraya dönüşecektir.
Çocuğun davranışları uyumlu olsa da içten olmayacaktır.”
Çocuğunuzun Sahibi Değilsiniz- Dr. Shefali Tsabary

18 Nisan 2018 Çarşamba

Konuş ki Dinlesin Dinle ki Konuşsun


Ebeveynliğe giriş için okunacak kitap hangisi diye sorsalar,  aklıma ilk gelen kitap olacak;  Konuş ki Dinlesin Dinle ki Konuşsun.  Anne babaları ilgilendirecek bütün konuları hem teorik hem de uygulamalarla ele alan, soru cevaplarla, akılda kalıcı diyalog örnekleriyle ve ödevlerle dolu bir kitap. Her şeyi bir anda değiştirmek yerine her seferinde ufak ufak değiştirin diye başlıyor ve her bölümü okuyup kitabı bir süre bırakıp o bölüm sonundaki ödevi yapın diyor. Kitaplardan öğrendiklerimizi hayatımıza geçirebilmek için güzel bir yol ama ben bitirmeden rahat edemeyenlerden olduğum için önce kitabı bitirdim, şimdi tekrar ödev kısmını uygulamayı düşünüyorum.
İlk bölüm çoğu ebeveynlik kitabının önerdiği, ama toplumca bize yabancı bir dil olduğu için benim zorlandığım bir öneriyle başlıyor. Çocukların kendi duygularıyla başa çıkmalarına yardım edin. Çocuğunuz güç duygularla boğuşurken Kendinizi çocuğunuzun yerine koyarak onu anlamaya çalışın ve bunu ifade edin.
Ben bunu hem kendim aklımda tutabilmek hem de annelerin aklında kalmasını sağlamak için şöyle anlatıyorum. Çocuğunuz güçlü duygularla boğuşurken, adeta denizde dalgalarla kulaç atmaya çalışıyor gibidir, bu anda siz ona uzanan bir el olmalısınız.

Burada benim çok işime yarayan yöntemlerden biri arzulara hayallerle karşılık vermek. Hayır olmaz, evde yok vb demek yerine olsa nasıl olurdu, şöyle yapardık böyle ederdik’i konuşmak, bizde çoğu zaman işe yarayan bir yöntem.
Duygularla ilgili mümkün olduğunca neden öyle hissettiğini sormamak gerek çünkü çocuklar da nedne öyle hissettiklerini bilmezler. Bunu yerine üzgün görünüyorsun,  gibi şeyler söylemek bizimle daha rahat konuşmalarını sağlayacaktır.
Genellikle çocuklarımızı mutsuz görünce biz de mutsuz olup mutsuzluğu ortadan kaldırmak için kaygıyla mücadele etmeye çalışırız. Yazar, mutsuzluğu kabullenin diyor. Çünkü mutsuzluğu yok etmek için uğraştıkça, çocuklarımız da, biz de daha mutsuz oluyoruz. Kısaca; Mutlu bir aile istiyorsan mutsuzluk içeren her şeyi kabullen.
İkinci bölüm; çocuklarla işbirliği yapmak üzerine.
Çocuklara sürekli bir şeyleri yaptıran rolünden çıkıp işbirliği içinde bir atmosferde olmamız gerekiyor. Sürekli yap, et demek yerine, durumu tanımlamak, bilgilendirmek ve kısa konuşmak daha etkili. Mesela, banyodan çıktıktan sonra ışığı kapatmanı daha kaç kez söyleyeceğim yerine; banyonun ışığı açık demek
Kim sütü içip de şişeyi dışarıda bıraktı yerine sütü dolaba koymadığımız zaman bozulur demek.
Bir daha duvara yazı yazmayacaksın yerine, yazı yazmak için duvar değil kağıt kullanılır demek
Üçüncü bölümde ceza dışı seçenekler ve sorun çözmek için neler yapabileceğimiz ele alınmış.
Burada öncelikle cezanın işe yaramayan hatta sorunları içinden çıkılmaz hale getiren bir yöntem olduğunu anlamak gerekiyor. Şunu yapmazsan sana tv yok, o olmazsa buraya gidemezsin gibi yaklaşımlar, çocuğu bizimle inatlaşmaya davet ediyor. Bunun yerine, kendisini tehdit altında hissetmesine neden olmadan, ne yapması gerektiğini, ondan beklediklerimizi basit bir dille anlatmak gerekiyor. Örneğin markette koşulmaz, insanlara çarpabilirsin, eşyalar devrilebilir demek, sonrasında onu da yaptığınız işe dahil etmek, mesela bizim için meyve seçer misin işe yarayacak bir yol. Koşarsan babana söylerim, koşarsan akşama tv yok gibi sözlerin işe yaramadığını ise ben yüzlerce anneyle yaptığım görüşmelerden biliyorum. Bu tip yaklaşımlar çocukla anne arasında inatlaşma ve güç mücadelesini arttırmaktan başka bir işe yaramıyor.
Sorunları çözmeye çalışırken çocuğu da işin içine katmak önemli. Çocuk kendisini çözümün bir parçası olarak görebilmeli, bizim bulduğumuz, tepeden inme çözümler çocuklar için hiçbir anlam ifade etmiyor. Sorun çözmekte çocukların aktif olması gerekiyor. Bunun için de bizim onlarla sakince konuşabilmemiz ve ürettikleri çözümlere saygı göstermemiz işe yarayacaktır.
Dördüncü bölüm; Bağımsızlığı Teşvik etmek
Ebeveynler olarak amacımız, bağımsız, kendilerine yeten, biz olmadan da ayakta durabilen bireyler yetiştirmek ancak gündelik hayatın hızı içinde işleri hemen onlar için yapma kolaylığına kaçabiliyoruz. Bağımsızlığı teşvik için seçimler yapmalarına fırsat verip (kırmızı elbiseni mi sarı elbiseni mi giymek istersin?), yapamadığı bir işi elinden almak yerine çabasına saygı göstermek (kavanozu bana ver yerine; kavanozu açmak zor olabilir, kapağa bir kaşıkla hafifçe vurmak bazen işe yarayabilir.) gibi yollar öneriliyor.
Benim kitapta, en çok işime yarayan önerilerden birisi soruları cevaplamak için acele etmeyin oldu. “Ebeveynler çoğunlukla sorularla sıkboğaz edildiklerini düşünüp anlık cevaplar verirler. Üzerlerinde gereksiz bir baskı hissederler.
Aslında çocuklarımıza anında cevap vererek onlara iyilik yapmayız. Zihinsel alıştırmaları onların yerine biz yapmış oluruz. Çocukların sorularını cevaplamak yerine geri dönüp kendilerine sorarak sorgulamalarını sağlamak daha faydalıdır.”
Sen ne düşünüyorsun, sence neden ya da bu konuyu merak ediyorsun gibi sorular kesinlikle nefes aldırıyorJ

Beşinci Bölüm, daha önce bir postta paylaştığım övgü üzerine, övgüyü doğru zamanda, doğru şekilde kullanacağımız anlatılmış. Övgüye bakış açımı bütünüyle değiştirdi diyebilirim.
6. Bölüm Çocukları rol yapmaktan kurtarmak
Zaman içinde çocukların üzerine yapışan rollerden, (yaramaz çocuk, çalışkan çocuk gibi ) onları kurtarmak ve duygularını rahatça ifade edip bizi hayal kırıklığına uğratmaktan korkarak ya da yaramazsam öyle davranmaya devam ederim diye düşünerek hareket etmelerine engel olmak, kendileri hakkında yeni bir bakış açısı kazandırmak için yapabileceklerimiz anlatılmış.
Son olarak, anlatılanlar çok kısaca; duyguları kabullenmek ve tanımlamak, çocukları bağımsızlığa teşvik etmek, övgüyü yerinde ve doğru kullanmak, ceza dışı seçenekler geliştirmek şeklinde özetlenmiş. Kendimizi iyi ebeveyn kötü ebeveyn olarak tanımlamak yerine gelişime ve değişime açık insanlar olarak düşünmek, nesilden nesile geçen kalıplaşmış, işe yaramayan iletişim biçimlerini sürdürmek yerine çocuklarımıza farklı bir miras, hayatları boyunca işlerine yarayacak bir iletişim biçimi bırakmak için uğraşmak için bize yol gösterecek bir kitap.

6 Nisan 2018 Cuma


Nohut’la her ay okuduğumuz dergiler bunlar.
Meraklı Minik favorimiz, yaratıcı oyunları, kartları ve ilgimizi çeken konularıyla her ay sabırsızlıkla beklediğimiz dergi.
Bilim Çocuk, büyük yaş grubu çocuklara hitap eden bir dergi ama konuları çok ilgimi çektiği için kendime alıyorum. Nohut da seviyor, birlikte okuyup konuşabileceğimiz epeyce malzeme oluyor içinde.
Mavi Kırlangıç, Yeşilay’ın yayını, içinde reklam ve garip karakterler olmadığı için ve sade tasarımı nedeniyle sevdiğim bir dergi.  Efe, Ece ve Yeşilcan karakterlerinin her ay farklı maceraları oluyor. Nohut pek seviyor, defalarca okutuyor konuşma balonlarını. Origami sayfasında her ay farklı bir hayvan ya da nesnenin adım adım nasıl yapıldığını gösteriyor, arada bir yapmayı deniyoruz. Genelde daha büyük yaş grubuna hitap eden konuları içerse de, biz de Nohut’ la pek çok kısmını okuyabiliyoruz.
Minika Çocuk, 3-6 yaş grubu için. İçinde reklam (okul ya da çocuk ilaç reklamları) ve çizgi film kanalının karakterleri olduğu için okumaktan uzak durduğum bir dergiydi. Ama Nohut, resimdeki saklı küçük nesneleri bulma, etiketleri silik yerlere yapıştırma, farklılıkları bulma, resimlerin gölgelerini bulma etkinliklerini çok seviyor. Salih Zengin’in hikayelerini beğeniyorum, Nohut da çok seviyor. Bir de, dergiden 0-3 yaşa hitap eden şekil, renk ve kavramlarla ilgili basit etkinliklerin olduğu küçük, güzel bir ek çıkıyor.
Araştırmacı Çocuk, 8 yaş ve üstüne hitap ediyor. Sanırım onu da kendime alıyorum. Konuları çok ilgi çekici oluyor, çizimlerini çok seviyorum ve hiç reklam olmuyor.
Bilge Minik, 4-6 yaş grubu yazıyor ama bence rahatlıkla 3 yaşa da hitap eden bir dergi. Çizimleri şahane. Mustafa Ruhi Şirin’in şiirlerini ve Osman Turhan’ın çizimlerini çok seviyorum. Nohut, dergideki gölge eşleştirme, farklılık bulma, etiket yapıştırma, gizli resimleri bulma kısımlarını seviyor. Peygamber Efendimizin hayatından hikayeler oluyor. Oyun zamanı kısmında farklı çocuk oyunları yer alıyor. Bu dergide de çocuk ilaç ya da çocuk etkinlik reklamları oluyor. Bir de yapbozlarını seviyoruz.
Çocuklar için hazırlanan aylık etkinlik kutularından almaya gerek kalmıyor bu dergiler sayesinde. İçlerinde yeterince etkinlik, yap boz, kart oyunları, masalllar, hikayeler, şiirler oluyor. Tek sorunumuz dergilerin hepsini ezberleyip sakladığım dergileri hatırlayıp buldurtması, dolapta gittikçe yükselen bir dergi yığınımız var.

4 Nisan 2018 Çarşamba


İki yaş döneminde paylaşma, sıra ile oynama konusunda sıkıntılar yaşadığımız zaman okuduğumuz bir kitaptı, Sıra Kimde Max ile Millie?
 Hala ilgisini çektiğinden arada bir çıkarıp okuyoruz.  Malum, iki yaş çocuğu için dokunup eline aldığı her şey onundur ve bu gayet doğaldır. Ama bu arada, biz de paylaşmanın, birlikte oynamanın güzelliğinden bahsedebiliriz.
Kitabın hikayesi gayet basit, anaokuluna kırmızı bir araba gelir, Max arabaya hep kendisi binmek ister, Mllie ise arabaya binmek için uğraşırken Max onu iter ve öğretmen onlara sıra ile oyanayabileceklerini anlatır. Bu arada, Max ve Millie yerine ben, Ali ile Ayşe diyorum.
Canlı resimleri ve iki yaş grubunun sık sık yaşayabileceği tanıdık hikayesi ile paylaşmak, sıra ile oynamak konusunda okunabilecek güzel bir kitap.

23 Mart 2018 Cuma

Azla Mutlu Olmak


Daha fazlasını istemek, yerinde durmamak, hep daha yükseğe tırmanmak mesajlarıyla çevrili olduğumuz bu dünyada farklı ama aslında köklü bir sese kulak vermeye ne dersiniz?
Azla Mutlu Olmak, uzun zamandır düşündüğüm, uygulamaya çalıştığım, kimi zaman başarıp bazen başaramadığım bir yaşam biçimi sunuyor bize. Daha az tüketmek, eşyalarımızı azaltmak, , başkalarının sahip olduklarından gözümüzü ayırıp kendi elimizdekilerle mutlu olmak. Aslında zor değil, çünkü doğamız zaten buna uygun ama etraftan sürekli aldığımız mesajlarla kendimizi bir kavganın, bir mücadelenin içinde buluveriyor ve bu mücadele normalmiş kabul ederek yolumuza koşarak devam ediyoruz. Kitap diyor ki; biraz duralım, düşünelim ve bize sahip oldukça mutlu, başarılı, iyi olacağımızı söyleyen seslere soralım: Neden?
Yazara göre, tüketmek deneyimin, yaşamın kendisinin yerini tutmaz. Eğer mutlu olmak, özgür olmak, iyi olmak istiyorsak yaşamın kendisine, içindeki anlara odaklanmak bize bir yol açabilir. Biriktirmek yalnızca sırtımızda daha fazla yük taşımak demektir ve potansiyelimizi gerçekleştirecek zamana, alana ve enerjiye sahip olmak için yüklerden kurtulmakla işe başlayabiliriz.
Az eşya daha az stres, daha az iş demektir. Önce, bir şeylerimizin olmaması nedeniyle strese gireriz. Belki bir mağaza ya da reklamda bir şey gördük ve aniden o zaman kadar bu olmadan nasıl yaşayabildiğimize hayret ettik. Ona sahip olmak için çalışmaya başlarız. Satın aldığımızda mutlu oluruz ama bu kadar para harcadıysak ona iyi bakmalıyız, diye düşünürüz. Yeni bir eşyayla birlikte yeni sorumluluklara sahip oluruz.
Az eşya, aynı zamanda daha fazla özgürlük demektir. Eşyalar bizi bir yere bağlayabilir, ayrılmayı, yürümeyi zorlaştırabilir. Örneğin, seyahat ederken az eşyayla hayatımızı sürdürebiliriz ve sadece bir sırt çantasıyla gayet mutluyuzdur.
Yazar, bize iyi bir bekçi olmayı öneriyor. Bize satın aldırmak için uğraşan bu çağda satın almamak için uyanık olmak gerek. Evimize giren her şey bizim sorumluluğumuzda ve dur deme hakkına sahibiz. Bunun için evimizi kutsal bir mekan olarak düşünebiliriz, bir depolama alanı değil.
Kitapta karşıma çıkan ve daha önce pek dikkat etmediğim bir konu; alan açmak üzerine idi. Evlerde eşyalar yerine alanlara sahip olmak çok önemli çünkü alan olmadan hareket edemeyiz, çalışamayız, üretemeyiz. Bir şeyler içebilmek için nasıl boş bir bardağa, yemek pişirmek istediğimizde boş bir tencereye ihtiyacımız varsa,  evlerimizde de dinlenmek, yaratmak ve oynamak için alanlara ihtiyacımız var. Biz alan yaratmak yerine alanları doldurmak için uğraşıyoruz ve bir süre sonra kendimizi eşyalarımız için alan arar halde buluyoruz. Hem rahat hareket edebilmek hem de evlerimizde güzel bir ortam yaratmak için alan açmalıyız. Debussy’nin dediği gibi; “Müzik notalar arasındaki alandır.” Güzellik, takdir edilebilmek için belli bir miktar boşluğa ihtiyaç duyar-aksi halde sadece kaos ve kakofoni olur.
Her güzel şeye sahip olmak zorunda olmadığımızı fark etmemiz gerekiyor. Yazarın önerisi, , “sahip olmadan tadını çıkarma” yı alışveriş sloganı haline getirmek. Cam bir biblonun zarafetinin ya da bir bileziğin işçiliğini tadına varın ama bunları vitrinde bırakın, diyor. Bunu bir müze ziyareti gibi düşünün: sahip olma olasılığı ve baskısı olmadan güzel tasarlanmış nesnelerin güzelliğini ve tasarımını takdir etmek için bir fırsat.
Gandhi “Basit yaşayın ki başkaları da basitçe yaşayabilsin.” demiş. Biz de eylemlerimizin sonuçlarının dalga dalga bütün dünyaya yayıldığını unutmayalım. Küresel düşünürsek, dünyayı yedi milyar başka insanla paylaşıyoruz. Alanımız ve kaynaklarımız sınırlı. Devam etmek için yeterli yiyecek, su, toprak ve enerji olmasını nasıl garanti altına alabiliriz? İhtiyacımız olandan fazlasını kullanmayarak. Çünkü aldığımız her fazlalıktan başkası mahrum olacak.
Satın aldıklarımız başka insanları da etkiler. Dünyanın öbür ucundaki insanlar, biz yeni bir kot pantolon alabilelim diye adaletsiz, güvenliksiz ya da insanlık dışı çalışma koşullarına mahkum olmamalı ya da yeni bir kanepemiz olsun diye havaları ve suları kirletilmemeli. Üretimi, üreticilerin hayatlarını ve topluluklarını tahrip etmekten çok zenginleştiren ürünleri arayıp bulmalıyız.
Elbette satın aldığımız her malın etkisini hesaplamak zor ama bunun için kısa bir yol var: YEREL, KULLANILMIŞ VE DAHA AZ satın alarak.
Evlerimizi sadeleştirmek için yazarın, STREAMLINE dediği bir teknik detaylıca anlatılmış. Bu teknik evin her bölümünü ayrı ayrı ele alarak sadeleştirmeyi içeriyor.
Sil Baştan, tekniğiyle başlıyoruz. Tek bir bölümü ele alıp tamamen boşaltmak demek. Başlayacağımız bölüm bir oda ya da bir çekmece olabilir. Buradaki her şeyi, örneğin çekmeceden başladıysak içindeki her şeyi çıkarıyoruz. Tamamen boşaltmanın önemi, hep aynı yerlerde durmasına alıştığımız şeylere farklı ve daha işlevsel yerler verebilmemiz. O eşya orada durmadığında, o yerin ne kadar güzel olabileceğini görmek bakış açımızı tamamen değiştirebiliyor.
Eşyaları ayırmayı, neyi atacağınıza karar vermekten çok neyi tutacağınıza karar vermek olarak düşünürsek, işimiz kolaylaşıyor. Gerçekten sevdiğiniz ve ihtiyaç duyduğunuz şeyleri seçip yalnızca hayatımızı zenginleştiren şeylerin yer aldığı sade ve güzel bir mekan elde ediyoruz.
Sonra, eşyalarımızı üç kategoriye ayırıyoruz. Çöp, Hazine ve Transfer.
Çöp, adı üstünde, kesin atılacak eşyalar anlamına geliyor. Evimizden çıkarmaya karar veremediğimiz şeyler için Hemen Karar Verilemeyenler Kutusu oluşturabiliriz. Burada, saklamak istediğinizden emin olmadığınız, ama ayrılmayı da göze alamadığınız şeyler bir süre kalabilir.
Transfer, başka birilerine verebileceğimiz eşyaları içeriyor.
Hazine, güzellikleri ya da fonksiyonları nedeniyle gerçekten değer verdiğiniz şeyler demek.
Her eşyayı elde tutmak için bir gerekçemiz olmalı.  Hazine yığınımıza nelerin ait olduğunu belirlerken, Pareto prensibini düşünelim. 8/20  kuralı olarak da bilinir. Buna göre eşyalarımızın yüzde yirmisini zamanın yüzde sekseninde kullanırız. Yani sahip olduklarımın beşte biriyle idare edebilir ve bunun farkına bile varmayız. Tek yapmamız gereken yüzde yirmimizi tespit etmek.
Minimalist yaşam bizi özgürleştirir. Çalış ve harca döngüsünden kurtarır. Ne zaman reklamları görmezden gelsek, bizi cezbeden nesnelerden uzaklaşsak, kütüphaneden kitap ödünç alsak, giysilerimizi yenilemek yerine tamir etsek ve en yeni elektronik aleti almaya dirensek, kendi “tüketici itaatsizliği” eylemimizi gerçekleştiriyoruz. Basitçe, satın almayarak iyi bir dünyaya katkıda bulunuyoruz: Sömüren iş yaşamına destek olmaktan kaçınıyoruz ve gezegenimizin kaynaklarını koruyoruz.



21 Mart 2018 Çarşamba

Çocuğun Duygusal Dünyası


Okulda çalışmaya tekrar başlayınca, duyguları anlamak ve ifade etmek konusunda ne kadar çok sorun yaşadığımızı yeniden fark ettim. Anne babaların çocuğun duygularını ve ihtiyaçlarını anlayıp kabul ederek çözebileceği basit sorunlar büyük çıkmazlara dönüşüyor. (En basit örnek, dört-beş günlük kısa mesaimde anne ve babalardan defalarca, “hiç ders çalışmak istemiyor, tek derdi oyun” şikayetini duydum. Çocuğun temel ihtiyacının oyun olduğunu anlayabilmek yetişkinler için neden bu kadar zor bilmiyorum.)
Anlamak yerine, yargılamak, etiketlemek, istemek, beklemek gibi işe yaramayan yolları ısrarla denemeye devam ediyoruz. Çocukların duygularını anlamaya, onları çözmeye odaklanmak yerine kendimize, kendi anne babalığımıza odaklanıyoruz. Duyguların dilini anlamak yabancı bir dili anlamaktan daha zor gibi görünüyor. Halbuki azıcık duygu farkındalığı ile çocuklarımızla kolayca iletişim kurmak mümkün. İyi bir anne olmanın, başkalarının hakkımızda ne düşündüğünün ne söylediğinin derdine düşmek yerine, çocuğumuza baksak, onu anlamaya çalışsak, bizi her gün yeni şeyler öğreneceğimiz bambaşka bir dünya bekliyor.

Peki kadar çok sesin olduğu bir dünyada kendi sesimize çocuğumuzun sesine nasıl ulaşacağız?
Bunun tek bir yanıtı yok galiba, deneye yanıla bulacağımız bir yol. Bu yolda bana en çok yardım eden şey okumak oldu. Öncelikle çocuğumu okumak, sonra kitap okumak.
Duygu farkındalığı ile ilgili kitapları zaman buldukça paylaşmak istiyorum bu yüzden, belki birilerine de güzel bir yol açar diye.
Çok sevdiğim ve bütün anne babalar okusun istediğim bir kitap; Çocuğun Duygusal Dünyası.
Isabelle Fillizoat, çocuğumuzun sesine ulaşmak için, sizi suçlayan, kaygılandıran sesleri dinlemeyin, diyor. Çocuğunuzu dinleyin. Ağladığında size ne demek istediğini anlamaya çalışın. Aynı şekilde davranışlarıyla da size bir şeyler anlatmaya çalışıyordur. Çocuklar konuşmayı bilmedikleri için kendilerini davranışlarla ifade ederler. Bu dili öğrenebilirsiniz. Kesin fikirleri, etiketleri, yargıları bir kenara bırakıp çocuğunuzla iletişiminize odaklanın.
Hazır cevaplar, uygulamaya hazır tarifler aramak yerine kendi kendimize düşünmeyi ve karar vermeyi öğrenmeliyiz, diyor. Kendi kendine düşünme, dış uyaranlardan bağımsız kararlar verebilmek kolay bir iş değil. Özellikle, bizler gibi ezbere dayalı bir eğitim sisteminde yetişenler için. Yine de kesinlikle denemeye değer diyorum ben. Bu dili çözmek için yazarın önerdiği bir soru haritası var. Çocuklarımızla zorlandığımızda kendimize sormamız gereken sorular.
Çocuk yoğun bir duygu yaşadığında:
1-Ne yaşadı?
Çocuğun bir tepkisi karşısında şaşkın ve çaresiz kaldıysanız, duruma onun gözleriyle bakmaya, onun kulaklarıyla duymaya çalışalım. Çocukların bizim mantığımızla düşünmesini beklemeyelim. Çocuğun tepkisini, algıladıklarını nasıl yorumladığını anlamaya çalışalım. Örneğin salyangozdan korkuyorsa, acaba onun zihninde salyangoz ne ifade ediyor, düşünelim.  Çocuğun duygusunu ifade etmesine her zaman izin verelim. Çocuğa duygusuyla ilgili neden diye sormayın. Çünkü çocuk da bunun cevabını bilmiyor. Kendinize sorun: Ne yaşadı?
2-Ne söylüyor?
Çocuğun davranışıyla ne söylediğini anlamak gerek. Kapris dediğimiz ya da tuhaf, yersiz olduğunu düşündüğümüz her davranışın ardında bir duygu, bir ihtiyaç arayalım. Çocuk bize bir şey söylemeye çalışıyor olabilir. Kapris diye bir şey yoktur, bir dil ve çözülmesi gereken mesaj vardır. Bu çocuk hep böyle zaten, hep ağlar vb yorumlar çocuğun içe kapanmasına yol açar.
Bir davranış sizi şaşırtıyorsa, sinirlendiriyorsa, dikkatinizi çekiyorsa, çocuğunuz size alışılmadık gelen bir duyguyu ifade ediyorsa ya da sürekli itiraz ediyorsa bunlar alarm noktasına gelmeden kendinize şunu sorun: Ne söylüyor?
3-Ona nasıl bir mesaj iletmek istiyorum?
Her şeyi de bir mesaj olarak algılayamayız. Bazı davranışlar çocuğunun yaşını gereğidir. Duvar karalamak, perde parçası kesmek vb davranışlar çocuğun doğal keşifleri olabilir.
Üç yaşındaki bir kızın makasla kolyenizi kesmesiyle sekiz yaşındaki çocuğun bunu yapması arasında büyük fark vardır.
Bizim verdiğimiz tepkilerle çocuklar kendileri hakkındaki inanışlarını oluşturur. Biz onlara kendileri hakkında ne söylüyoruz? Verdiğimiz her tepkide, seni seviyorum, sen yeteneklisin ile işe yaramazsın, beceriksizsin arasında bir seçim yaparız. Kendi hayatınıza bir bakın, hayatınızla ona nasıl yaşamayı öğretiyorsunuz? Neşenizi, sevincinizi ne kadar gösteriyor, öfkenizi nasıl ifade ediyorsunuz?
Yanlış tepkiler verdiğinizde kabul edip özür dileyin, böylelikle ona da aynı şeyi yapmayı öğretmiş olursunuz.
4-Bunu neden söylüyorum?
Davranışımı, söylediklerimi belirleyen çocuğumun sağlığı mı yoksa sosyal kurallar mı, otomatik tepkilerim mi?
5-Benim ihtiyacım ile çocuğumunkiler arasında bir rekabet var mı?
Anne babaların ihtiyaçları ile çocuklarınki tam tamına zıttır. Çoğu anne baba düzenli ortamları, sessizliği sever. Çocuk ise dağınıklığın içinde hareket eder, gürültüye bayılır. Bu farklılık mücadeleye ve öfkeye dönüşebilir. Mücadele sonunda ise aslında iki taraf da kaybeder.
Anne baba olmak demek bir süreliğine ihtiyaçlarımızı bir kenara koymak demektir.  Ama bir yandan da kendi sınırlarımızı da çocuğun yaşına göre belirlemek demektir. Çökmemek için dinlenmek, kendinize bakmanız gerekir. Bazen kendi ihtiyaçlarımızı da dinlemek bencillik demek değildir.
Çocuklarımız bizi çileden çıkardığında, onlara cevap veremeyecek noktaya geldiğimize, onlara karşı aşırı korumacı davrandığımızda çok uslu ya da tam tersi aşırı yaramaz olduklarında şu soruyu soralım:
Benim ihtiyaçlarım ile çocuğumunkiler arasında bir rekabet var mı?

6-Çocukların davranışlarına müdahale etmeden önce soralım: Benim için hangisi değerli?
Anne babalar sık sık önceliklerini unutur. Kırılmış bir vazo, yere düşmüş bir bardak, salonda bırakılmış bir kıyafet için çocuklarını yaralama pahasına bağırır çağırırlar. Müdahale etmeden önce kendinize sorun: Benim için hangisi daha değerli? Bağırdığınızda çocuğunuz bardağın kendisinden daha değerli olduğunu düşünür.
Çocuklarımız bizim alanlarımızı işgal ettiğinde, nasıl davranacağımızı bilmediğimizde, onlara göre değil de kendi anne babalarımızın ne dediğine göre davrandığımız hissettiğimize soralım
Hangisi benim için değerli?
7-Amacım ne?
Sergileyeceğim davranışlar, amacım kusursuz bir mutfağa sahip olmak olduğunda farklı, çocuklarımın her durumda bana güven duymalarını sağlamak olduğunda farklıdır.
Bir çocuğun ihtiyaçlarını önemsemek, ona saygı duymak, her şeyi yapmasına izin vermek, ya da bir şeyi kırdığında hiçbir tepki göstermemek değildir. Hissettiklerimi paylaşırken onu çok sevmeye devam ettiğimi göstermektir.
Kendisini değerli hisseden bir çocuk etrafına ve hareketlerinin sonuçlarına da dikkat eder. Yanlış yapma korkusuyla değil, sorumluluk ve başkalarına duyduğu saygı için yapar. Öyleyse amacınız ne?
Çocuğumuzun Benliğini İnşa Ettiğini Unutmayalım
Duygu, kim olduğumuzun bilincine varmamızı sağlar. Çocuklar, kimliğini, bir birey olduğunu, hayatının ona ait olduğunu ifade etmek için ne isteyip ne istemediğini, ne hissedip ne yaşadığını söylüyor
Ben çok sinirliyim, ben uyumak istemiyorum, sen gittiğinde ben çok üzülüyorum.
Onlar böyle dediklerinde biz de cevap vermeye çalışırız. “Böyle olur, çaresi yok, işe gitmek zorundayım.” Cevaplarla sorunu çözmeye çalışıyoruz. O ise bunları söylerken bir şey beklemiyor. Sadece BEN demeye çalışıyor.
Duygularını ifade ediyor, içinden geçenleri, hissettiklerini gösteriyor. Kendine ve bize yaşadığını gösteriyor. Biz, onun hissettiklerine kulak vermek yerine onun duygularının önemli olmadığını yani onun benliğinin bir hiç olduğunu söylüyoruz. Benlik duygusu, kendi duygularımızın bilincine varmamızla oluşmaya başlar.
Yetişkinler için hiç önemli olmayan tercihler çocuklar için çok önemlidir. Bizim için üzerinde fil ya da ayıcık resmi olması fark etmez ama üç yaşındaki bir çocuk bunun için krize girebilir. Çocuk yaptığı tercihlerle kendisini arar. Tercihleri vardır ve onları ifade eder. Onu başkalarından ayıran şeylerin bilincine varır. Kendi kimliğini oluşturur.
Peki, öyleyse her istediklerini yapmalı mıyız?
Çocuğun duygularını saygıyla dinlemek her zaman isteklerini karşılamak demek değildir.
Yazarın kendi kızıyla yaşadığı bir örnek şöyle:
Kızım beni kolumdan çekiyor ve parlak bir çubuğu göstererek şöyle diyor.
Anne, bak, işte böyle bir şey istiyorum
Hayır, onu alamam, çok pahalı
Bana şu cevabı veriyor:
Almayacağını biliyorum ama yine de istemeye hakkım var, değil mi?
Çocukların kırmızı bir arabaya ya da sarışın bir bebeğe ihtiyaçları yoktur ama bunları isterler. Buna karşın kızgınlıklarına, tatmin olamama hislerine kulak verilmesi ve bunlara saygı duyulması onlar için bir ihtiyaçtır. İstekleri her zaman gerçekleşemese de öfkesine her zaman kulak verilmelidir.

Örneğin; çocuğunuzun sağlıklı beslenmesine önem veren bir annesiniz ve sağlıksız bir yiyecek istediğinde sertçe; hayır alamazsın demekle, sakince, onu mu almak istedin, (bazen benim canım da öyle şeyler yemek istiyor, sağlıklı kalabilmek için yememeye gayret ediyorum vb konuşmak) diye sormak arasında büyük fark var.
İlkinde çocuğun duygusunu, isteğini, yani onu kendisi yapan, benliğini oluşturan şeyleri yok saymış oluyorsunuz.
İkincisinde ise onu anladığınızı hissettirmiş, istekleri olabileceğini onayladığınız mesajı vermiş oluyorsunuz.

Öyleyse kendimize soracağımız soru şu: Çocuğumuzun öfkeli olduğunu hissettiğimizde nasıl davranmalıyız? Hissettiği öfkeyi dinlemeyi kabul edin. Öfkeyi tanıyıp anlayıp ifade edilmesi için alan yaratın. Öfkeyi idare etmeyi bilmezsek şiddetin alanına gireriz. Şiddet aslında öfkenin bastırılmasının, güçlü bir duygusal yükle başa çıkmada yetersiz kalmanın, güçsüzlük hissinin ve korkunun birikmesinin sonucudur.
Çocuğunuzu empatiyle dinleyin.  Yaptıklarından ziyade içindeki harekete odaklanın. Etraftaki olaylara değil, çocuğunuza eşlik edin.



20 Mart 2018 Salı


Çocukları için her şeyi mükemmel yapmak isteyen, çok gayretli bir anneyle görüştüm geçenlerde. Çalışmayı bırakıp kendini çocuklarına adamış. Bu yoğun gayretinin karşılığını ise kendi beklediği anlamda alamıyor. Kızı ders çalışmak istemiyor, ödevlerini yapmak istemiyor, okulu sevmiyor, notları beklediği gibi gelmiyor. Beklentileri karşılanmadıkça anne daha çok öfkeleniyor, o öfkelendikçe kızı direnişe geçiyor ve kızıyla arası daha da kötüleşiyor.
Görüntüde o, her şeyi en iyi yapmaya çalışan, çocuklarının sağlıklı beslenmesine uğraşan, ekrandan uzak tutan, dersleriyle yakından ilgilenen, onlarla oyun oynamaya çalışan iyi bir anne. Ama bütün bunları kaygı, stres ve yorgunlukla yaptığı için her şey ters tepiyor. Çocukları davranışlarıyla ona bir şey anlatmak istiyor aslında. Çevresine yansıttığı duyguları geri iletiyor.
Yaptığımız şeylerde hissettiğimiz ve dolayısıyla hissettirdiğimiz duygular ne kadar önemli diye düşündüm yeniden. Aynı tepkiler farklı duygularla verildiğinde bambaşka tepkiler alıyorsunuz. Aynı şeyleri neşeyle, keyifle yapan başka bir anne çocuklarıyla iletişiminde çıkmazlara girmeyecekti muhtemelen. Çocuklar anneden aldıkları neşeyi, keyfi ona geri yansıtacaktı. Stresi, kaygıyı geri yansıttıkları gibi. Bu yüzden, kendime yeniden hatırlatıyorum, çocuktan yansıyan duyguların sana giden bir yol olduğunu, onların davranışlarıyla sana bir şey anlattıklarını hiç unutma.