Okulda çalışmaya tekrar başlayınca, duyguları anlamak ve
ifade etmek konusunda ne kadar çok sorun yaşadığımızı yeniden fark ettim. Anne
babaların çocuğun duygularını ve ihtiyaçlarını anlayıp kabul ederek
çözebileceği basit sorunlar büyük çıkmazlara dönüşüyor. (En basit örnek,
dört-beş günlük kısa mesaimde anne ve babalardan defalarca, “hiç ders çalışmak
istemiyor, tek derdi oyun” şikayetini duydum. Çocuğun temel ihtiyacının oyun
olduğunu anlayabilmek yetişkinler için neden bu kadar zor bilmiyorum.)
Anlamak yerine, yargılamak, etiketlemek, istemek, beklemek
gibi işe yaramayan yolları ısrarla denemeye devam ediyoruz. Çocukların
duygularını anlamaya, onları çözmeye odaklanmak yerine kendimize, kendi anne
babalığımıza odaklanıyoruz. Duyguların dilini anlamak yabancı bir dili
anlamaktan daha zor gibi görünüyor. Halbuki azıcık duygu farkındalığı ile
çocuklarımızla kolayca iletişim kurmak mümkün. İyi bir anne olmanın,
başkalarının hakkımızda ne düşündüğünün ne söylediğinin derdine düşmek yerine,
çocuğumuza baksak, onu anlamaya çalışsak, bizi her gün yeni şeyler
öğreneceğimiz bambaşka bir dünya bekliyor.
Peki kadar çok sesin olduğu bir dünyada kendi sesimize
çocuğumuzun sesine nasıl ulaşacağız?
Bunun tek bir yanıtı yok galiba, deneye yanıla bulacağımız
bir yol. Bu yolda bana en çok yardım eden şey okumak oldu. Öncelikle çocuğumu
okumak, sonra kitap okumak.
Duygu farkındalığı ile ilgili kitapları zaman buldukça
paylaşmak istiyorum bu yüzden, belki birilerine de güzel bir yol açar diye.
Çok sevdiğim ve bütün anne babalar okusun istediğim bir
kitap; Çocuğun Duygusal Dünyası.
Isabelle Fillizoat, çocuğumuzun sesine ulaşmak için, sizi
suçlayan, kaygılandıran sesleri dinlemeyin, diyor. Çocuğunuzu dinleyin.
Ağladığında size ne demek istediğini anlamaya çalışın. Aynı şekilde
davranışlarıyla da size bir şeyler anlatmaya çalışıyordur. Çocuklar konuşmayı
bilmedikleri için kendilerini davranışlarla ifade ederler. Bu dili
öğrenebilirsiniz. Kesin fikirleri, etiketleri, yargıları bir kenara bırakıp
çocuğunuzla iletişiminize odaklanın.
Hazır cevaplar, uygulamaya hazır tarifler aramak yerine
kendi kendimize düşünmeyi ve karar vermeyi öğrenmeliyiz, diyor. Kendi kendine
düşünme, dış uyaranlardan bağımsız kararlar verebilmek kolay bir iş değil.
Özellikle, bizler gibi ezbere dayalı bir eğitim sisteminde yetişenler için.
Yine de kesinlikle denemeye değer diyorum ben. Bu dili çözmek için yazarın
önerdiği bir soru haritası var. Çocuklarımızla zorlandığımızda kendimize
sormamız gereken sorular.
Çocuk yoğun bir duygu yaşadığında:
1-Ne yaşadı?
Çocuğun bir tepkisi karşısında şaşkın ve çaresiz
kaldıysanız, duruma onun gözleriyle bakmaya, onun kulaklarıyla duymaya
çalışalım. Çocukların bizim mantığımızla düşünmesini beklemeyelim. Çocuğun
tepkisini, algıladıklarını nasıl yorumladığını anlamaya çalışalım. Örneğin
salyangozdan korkuyorsa, acaba onun zihninde salyangoz ne ifade ediyor,
düşünelim. Çocuğun duygusunu ifade
etmesine her zaman izin verelim. Çocuğa duygusuyla ilgili neden diye sormayın.
Çünkü çocuk da bunun cevabını bilmiyor. Kendinize sorun: Ne yaşadı?
2-Ne söylüyor?
Çocuğun davranışıyla ne söylediğini anlamak gerek. Kapris
dediğimiz ya da tuhaf, yersiz olduğunu düşündüğümüz her davranışın ardında bir
duygu, bir ihtiyaç arayalım. Çocuk bize bir şey söylemeye çalışıyor olabilir. Kapris
diye bir şey yoktur, bir dil ve çözülmesi gereken mesaj vardır. Bu çocuk hep
böyle zaten, hep ağlar vb yorumlar çocuğun içe kapanmasına yol açar.
Bir davranış sizi şaşırtıyorsa, sinirlendiriyorsa,
dikkatinizi çekiyorsa, çocuğunuz size alışılmadık gelen bir duyguyu ifade
ediyorsa ya da sürekli itiraz ediyorsa bunlar alarm noktasına gelmeden
kendinize şunu sorun: Ne söylüyor?
3-Ona nasıl bir mesaj iletmek istiyorum?
Her şeyi de bir mesaj olarak algılayamayız. Bazı davranışlar
çocuğunun yaşını gereğidir. Duvar karalamak, perde parçası kesmek vb
davranışlar çocuğun doğal keşifleri olabilir.
Üç yaşındaki bir kızın makasla kolyenizi kesmesiyle sekiz
yaşındaki çocuğun bunu yapması arasında büyük fark vardır.
Bizim verdiğimiz tepkilerle çocuklar kendileri hakkındaki
inanışlarını oluşturur. Biz onlara
kendileri hakkında ne söylüyoruz? Verdiğimiz her tepkide, seni seviyorum, sen
yeteneklisin ile işe yaramazsın, beceriksizsin arasında bir seçim yaparız.
Kendi hayatınıza bir bakın, hayatınızla ona nasıl yaşamayı öğretiyorsunuz?
Neşenizi, sevincinizi ne kadar gösteriyor, öfkenizi nasıl ifade ediyorsunuz?
Yanlış tepkiler verdiğinizde kabul edip özür dileyin,
böylelikle ona da aynı şeyi yapmayı öğretmiş olursunuz.
4-Bunu neden söylüyorum?
Davranışımı, söylediklerimi belirleyen çocuğumun sağlığı mı
yoksa sosyal kurallar mı, otomatik tepkilerim mi?
5-Benim ihtiyacım ile çocuğumunkiler arasında bir rekabet
var mı?
Anne babaların ihtiyaçları ile çocuklarınki tam tamına
zıttır. Çoğu anne baba düzenli ortamları, sessizliği sever. Çocuk ise
dağınıklığın içinde hareket eder, gürültüye bayılır. Bu farklılık mücadeleye ve
öfkeye dönüşebilir. Mücadele sonunda ise aslında iki taraf da kaybeder.
Anne baba olmak demek bir süreliğine ihtiyaçlarımızı bir
kenara koymak demektir. Ama bir yandan
da kendi sınırlarımızı da çocuğun yaşına göre belirlemek demektir. Çökmemek
için dinlenmek, kendinize bakmanız gerekir. Bazen kendi ihtiyaçlarımızı da
dinlemek bencillik demek değildir.
Çocuklarımız bizi çileden çıkardığında, onlara cevap
veremeyecek noktaya geldiğimize, onlara karşı aşırı korumacı davrandığımızda
çok uslu ya da tam tersi aşırı yaramaz olduklarında şu soruyu soralım:
Benim ihtiyaçlarım ile çocuğumunkiler arasında bir rekabet
var mı?
6-Çocukların davranışlarına müdahale etmeden önce soralım: Benim
için hangisi değerli?
Anne babalar sık sık önceliklerini unutur. Kırılmış bir
vazo, yere düşmüş bir bardak, salonda bırakılmış bir kıyafet için çocuklarını
yaralama pahasına bağırır çağırırlar. Müdahale etmeden önce kendinize sorun:
Benim için hangisi daha değerli? Bağırdığınızda çocuğunuz bardağın kendisinden
daha değerli olduğunu düşünür.
Çocuklarımız bizim alanlarımızı işgal ettiğinde, nasıl
davranacağımızı bilmediğimizde, onlara göre değil de kendi anne babalarımızın
ne dediğine göre davrandığımız hissettiğimize soralım
Hangisi benim için değerli?
7-Amacım ne?
Sergileyeceğim davranışlar, amacım kusursuz bir mutfağa
sahip olmak olduğunda farklı, çocuklarımın her durumda bana güven duymalarını
sağlamak olduğunda farklıdır.
Bir çocuğun ihtiyaçlarını önemsemek, ona saygı duymak, her
şeyi yapmasına izin vermek, ya da bir şeyi kırdığında hiçbir tepki göstermemek
değildir. Hissettiklerimi paylaşırken onu çok sevmeye devam ettiğimi
göstermektir.
Kendisini değerli hisseden bir çocuk etrafına ve
hareketlerinin sonuçlarına da dikkat eder. Yanlış yapma korkusuyla değil,
sorumluluk ve başkalarına duyduğu saygı için yapar. Öyleyse amacınız ne?
Çocuğumuzun Benliğini İnşa Ettiğini Unutmayalım
Duygu, kim olduğumuzun bilincine varmamızı sağlar. Çocuklar,
kimliğini, bir birey olduğunu, hayatının ona ait olduğunu ifade etmek için ne
isteyip ne istemediğini, ne hissedip ne yaşadığını söylüyor
Ben çok sinirliyim, ben uyumak istemiyorum, sen gittiğinde
ben çok üzülüyorum.
Onlar böyle dediklerinde biz de cevap vermeye çalışırız. “Böyle
olur, çaresi yok, işe gitmek zorundayım.” Cevaplarla sorunu çözmeye
çalışıyoruz. O ise bunları söylerken bir şey beklemiyor. Sadece BEN demeye
çalışıyor.
Duygularını ifade ediyor, içinden geçenleri, hissettiklerini
gösteriyor. Kendine ve bize yaşadığını gösteriyor. Biz, onun hissettiklerine kulak
vermek yerine onun duygularının önemli olmadığını yani onun benliğinin bir hiç
olduğunu söylüyoruz. Benlik duygusu, kendi duygularımızın bilincine varmamızla
oluşmaya başlar.
Yetişkinler için hiç önemli olmayan tercihler çocuklar için
çok önemlidir. Bizim için üzerinde fil ya da ayıcık resmi olması fark etmez ama
üç yaşındaki bir çocuk bunun için krize girebilir. Çocuk yaptığı tercihlerle
kendisini arar. Tercihleri vardır ve onları ifade eder. Onu başkalarından
ayıran şeylerin bilincine varır. Kendi kimliğini oluşturur.
Peki, öyleyse her istediklerini yapmalı mıyız?
Çocuğun duygularını saygıyla dinlemek her zaman isteklerini
karşılamak demek değildir.
Yazarın kendi kızıyla yaşadığı bir örnek şöyle:
Kızım beni kolumdan çekiyor ve parlak bir çubuğu göstererek
şöyle diyor.
Anne, bak, işte böyle bir şey istiyorum
Hayır, onu alamam, çok pahalı
Bana şu cevabı veriyor:
Almayacağını biliyorum ama yine de istemeye hakkım var,
değil mi?
Çocukların kırmızı bir arabaya ya da sarışın bir bebeğe
ihtiyaçları yoktur ama bunları isterler. Buna karşın kızgınlıklarına, tatmin
olamama hislerine kulak verilmesi ve bunlara saygı duyulması onlar için bir
ihtiyaçtır. İstekleri her zaman gerçekleşemese de öfkesine her zaman kulak
verilmelidir.
Örneğin; çocuğunuzun sağlıklı beslenmesine önem veren bir
annesiniz ve sağlıksız bir yiyecek istediğinde sertçe; hayır alamazsın demekle,
sakince, onu mu almak istedin, (bazen benim canım da öyle şeyler yemek istiyor,
sağlıklı kalabilmek için yememeye gayret ediyorum vb konuşmak) diye sormak
arasında büyük fark var.
İlkinde çocuğun duygusunu, isteğini, yani onu kendisi yapan,
benliğini oluşturan şeyleri yok saymış oluyorsunuz.
İkincisinde ise onu anladığınızı hissettirmiş, istekleri
olabileceğini onayladığınız mesajı vermiş oluyorsunuz.
Öyleyse kendimize soracağımız soru şu: Çocuğumuzun öfkeli
olduğunu hissettiğimizde nasıl davranmalıyız? Hissettiği öfkeyi dinlemeyi kabul
edin. Öfkeyi tanıyıp anlayıp ifade edilmesi için alan yaratın. Öfkeyi idare
etmeyi bilmezsek şiddetin alanına gireriz. Şiddet aslında öfkenin
bastırılmasının, güçlü bir duygusal yükle başa çıkmada yetersiz kalmanın,
güçsüzlük hissinin ve korkunun birikmesinin sonucudur.
Çocuğunuzu empatiyle dinleyin. Yaptıklarından ziyade içindeki harekete
odaklanın. Etraftaki olaylara değil, çocuğunuza eşlik edin.