Çocuklara bir şeyler öğretmek için kullandığımız
yöntemlerin, bu yöntemlerle kurduğumuz eğitim sisteminin işe yararlığını,
bizzat bir öğretmenin kendi öğrencileriyle yaşadıkları, gözlemledikleri
üzerinden sorguladığı, ezbere doğru dediklerimizi yerle bir eden bir kitap.
Holt, bizim amacımızın çocuklara bir şeyler öğretmek
olduğunu ve bu amaçla bazı araç ve stratejiler kullandığımızı söylüyor. Ama
geldiğimiz durum, başlangıçtaki amacımıza tamamen ters. Çünkü yöntem ve
stratejilere ve onlardan örülü sistemimize öyle saplanıp kalmışız ki bunlarla
amacımıza ulaşamadığımızı fark edemiyoruz. Çocuklar, bizim iddia ettiğimiz gibi
öğrenmek için değil mecbur oldukları için okula geliyor,
“Okul, gitmeni sağladıkları, orada senden bazı şeyler
yapılmasını istedikleri ve bunları yapmaz veya doğru yapmazsan hayatının mutsuz
hale getirilmeye çalışıldığı bir yerdir.
Çocuklara göre okulun başlıca amacı öğrenmek değildir;
okulda günlük ödevler yapılır veya minumum çaba ve isteksizlikle baştan
savulur. Her ödevin kendi içinde bir sonu vardır. Öğrenciler ödevin nasıl
bitirildiğiyle ilgilenmezler. Sadece yaparak ondan kurtulabiliyorlarsa
yapacaklardır, eğer deneyimleri onlara bunun yeterli olmayacağını söylerse
başka yollara başvuracaklardır. Bu yollar da doğallıkla ödevin verilme amacına
ters düşen aykırı yollar olacaktır.”
Okuldaki çocuklar, doktora gitmiş çocuklar gibidir. Doktor,
verdiği ilacın ne kadar iyi geleceğini söyleyebilir, oysa çocukların tek düşündüğü,
iğneyse ne kadar acıyacağı veya ilaçsa tadının ne kadar kötü olacağıdır. Onlara
kalsa, hiç ilaç almazlar.”
Bizler çocuklara öğrenme sürecine dahil etmiyor ya da
meraklarının peşinden gitmelerini teşvik etmiyoruz, onay almanın önemini,
sözümüzü dinleyip, iyi ve akıllı öğrenci olmayı vurguluyoruz. Soru sormayı
değil, sessiz olmayı öğretiyoruz. Farklı düşünme biçimleriyle değil bizim
istediğimiz yollarla düşünsünler istiyoruz. Öğrenmeyi ölçen notlar ise bir
kimlik değerlendirmesine dönüşüyor. Yüksek puan alırsam iyi ve sevilen biriyim
düşüncesi, çocukların sevgiyi, değeri kaybetme korkusuyla yoğun stres altına
girmelerine neden oluyor.
Sınıfta yaptıkları bir çalışmayı şöyle anlatıyor Holt:
“Puanlama yöntemimiz, gruplara her doğru yanıt için bir puan
vermekti. Uzun zamandır teraziyi
dengelemekten çok iyi puan almanın ekstra yollarını arıyorlardı.
Terazinin nasıl dengelendiğini çözüp anlamalarını istemiştik, bu yüzden bir
motivasyon kaynağı olarak puanlamayı kullanmıştık. Ama çocuklar bizden akıllı
çıktılar; iyi puan toplamak için terazinin dengelenmesiyle hiç ilgisi olmayan
yollar geliştirmişlerdi.”
Bir gün sınıfa şöyle soruyor:
“Öğretmen bir soru sorduğunda ve siz yanıtını bilmediğinizde
aklınızdan neler geçiyor? Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Sınıfta büyük bir
sessizlik hakim oluyor. Çünkü diyor, yanıtı bilmiyorlarsa ölesiye
korkuyorlardı.”
Yeni şeyler öğrenmenin, merakın tadını yaşatmak yerine
onlara hep doğru cevaplar vermeleri gerektiğini, yüksek notlar alarak ailelerini
ve öğretmenlerini memnun etmeleri gerektiğini öğretiyoruz. Sınav kaygısı
yaşadıklarında, okula gitmek istemediklerinde ise “bunda ne var korkacak” tarzı
yaklaşımlarla yaşadıkları stresi görmezden geliyoruz. Öğretmeyi hedefliyoruz
ama kullandığımız yöntemler tam tersini öğretiyor, ezberle ve doğru yanıtı ver,
çok gerekli değilse soru sorma ve farklı düşünme. Çocukların her an yeni
bağlantılar kurmaya açık zihinlerini sınırsız ufuklarını gün be gün köreltip
daraltıyoruz.
Kitapta okuduklarım, yıllardır okullarda, çocuklarla ve
ailelerle çalışan bir psikolojik danışman olarak gördüklerim, yaşadıklarımla ve
kendi öğrencilik hayatımda yaşadıklarımla birebir örtüşüyor.
Dışarıdan çok başarılı görünen öğrencilik hayatım, çoğu
zaman başarısızlık korkusuyla doluydu. Sınavlara her şeyi ezberleyerek çalışır,
düşük not almaktan ölesiye korkardım. Diğer derslerde bu şekilde çok başarılı
olabiliyordum ama matematikte anlayamadığım yerler oluyor ve sormaya
çekiniyordum. Hâlâ matematik sınavı temalı kabuslar gördüğüm oluyor. Düşük not
alınca ağlıyordum, çünkü notun bana eksik olduğum konuları gösteren bir rakam olabileceği
aklımın ucundan bile geçmemişti, yüksek not demek iyi olmak, başarılı olmak,
değer görmek demekti. Okul ise aynen yazarın dediği gibi, gitmeye mecbur
olduğum bir yerdi.
Şimdilerde de başarılı öğrencilerin neden kaygı duyduğu ya
da okula gelmek istemediğini anlamadığını söyleyen ebeveynlerle karşılaşıyorum.
Başarılı öğrencilerin kaygısı basit bir endişe değil, sevgiyi, ilgiyi, değeri,
yani her şeylerini kaybetmekten korkuyorlar, onlara başarmanın kendi
kimlikleriyle bağlantılı olmadığını ve öğrenmenin keyfini anlatacak, yaşatacak
olan bizleriz. Ben öğrenmenin verdiği muazzam genişleme hissini yaşım
ilerledikten sonra yaşayabildim, matematiğin eğlenceli olabileceğini geç
anladım. Dilerim hiçbir çocuk bu histen mahrum kalmaz, zihnini korkularla
ketlemek yerine öğrenerek genişletir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder