25 Aralık 2017 Pazartesi

Bir önceki paylaşımda, sınırlar hakkında sohbet edince düşündüm, zorlandığımız konulardan biri de sınır koymak galiba. Nerede, ne zaman dur diyeceğiz, nasıl diyeceğiz. Çok anlayışlı olursak çocuklar sınırlarımızı önemsemez mi? Kontrolü kaybeder miyiz? Aslında öncelikle bence şu kaygıları bir üfleyip göndermek hepimize iyi gelecek. Çünkü kaygı beraberinde öfkeyi, hayal kırıklığını, üzüntüyü getiriyor. Sınır koyarken de en istemediğimiz şeyler bunlar. Evet sınır koyacağız ama bu sınırları sakince koymak çok önemli. Dur derken bağırmamak, elini tutarken yavaşça tutmak. Üzüldüğünde duygularını anladığımızı, yanında olduğumuzu hissettirmek.
Konuyu hemen bir örnekle bağlayayım. Olay yine tuvalette geçiyor çünkü orada oturup uzun uzun sohbet etmeyi çok seviyor😊 Geçenlerde Nohut yemek yerken yemeklerini de tuvalete götürüp yemek istedi, ben de izin vermedim. Ağlamaya başlayınca sarılıp “burada yiyemediğin için mi üzüldün?” dedim, büyük bir rahatlamayla evet dedi ve kısa sürede sakinleşti.
Kısaca;
1-Dur derken sakin olmak
2-Duygularını anladığımızı hissettirmek

Ben de her zaman sakin kalamıyorum ya da doğru cümleleri kuramıyorum ama bu akşamı da iyi bir örnekle kapatayım diye yazdım.
"Çocuklar kadar bizi tevazuya yönelten bir şey yoktur!" diye yazıyordu Çocuğunuzun İlk Öğretmeni Sizsiniz kitabında. "Kolay bir çocuk yetiştiren ebeveynler genelde kendi anne babalarına karşı eleştirel bir tavırda olur ve “benim yaptığımı yapmış olsalardı keşke” diye düşünürler. Sonrasında başka bir çocukları olup da bu sefer çok farklı, ele avuca sığmayan bir çocukla karşı karşıya kaldıklarında aynı anne babadan ne kadar farklı çocuklar yetişebildiğini hayretle görmüş olurlar. Benzer bir şekilde zor bir çocuk yetiştiren ebeveynler de çok daha sakin ve anlaşılır başka bir çocukları olana kadar kendilerini beceriksiz hissetmeye devam ederler. İhtiyacımız olan şey, çocukların ne kadar ne neden bu kadar farklı olabileceklerine dair bir bakış açısı. Herkesin varoluşu ve dünyayla kurduğu ilişki başkadır."
Burada, zor çocuk, kolay çocuk tanımları bir durumu anlatmak için kullanılmış ama kendi çocuklarımız için kullanırken dikkatli olmak gerektiğini de bir kenara iliştireyim, çünkü “bu çocuk zor, yapacak bir şey yok” deyip çocuklarımıza gizlice öfke besleyebiliyoruz. Davranışlarımızı da bu öfke yönetmeye başlıyor. Aslında her çocuğun zorlukları ve kolaylıkları var, etiketleri bir kenara bırakıp onu anlama ve yanında olma çabasına odaklanmak çocuğumuzla aramıza öfke seti çekmek yerine bir köprü kurmamıza yardımcı oluyor.
Ve çok doğru diyorum; çocuklar kadar bizi tevazuya yönelten bir şey yok. Ben mesela, dışarı çıkarmıyorlar, evde kalmaktan, yanlış beslenmekten hasta oluyor çocuklar derdim, her gün dışarı çıkardığım, beslenmesine dikkat ettiğim çocuğum sık sık hastalanmaya başladı. Okulda, sürekli çocuklarından şikayet eden velilere kızardım ve çocuğum olursa kesinlikle şikayet etmeyeceğim derdim, yorucu günlerin sonunda, hele ki hastaysam içimdeki dır dır canavarını zor zapt ediyorum. Anneler temizlikle uğraşmaktan çocuklarına vakit ayırmıyor, derdim, çocuğumda toz akarı alerjisi çıktı, habire ev temizlemeye başladım.

Tevazunun  dibine vurmak bunun gibi bir şey olsa gerek :)

23 Aralık 2017 Cumartesi

Akşamları bazen, aşırı derece yoğun ve yorucu geçmeyen nadir günlerde, Nohut’a olan davranışlarımı düşünüp iyi yaptığım şeyleri ve farklı yapabileceğim şeyleri düşünüyorum. Genel bakışta; ne kadar endişeliysem o kadar yanlış yapıyorum. Özellikle son zamanlarda hastalıktan sonra daha endişeli olmaya başladım ve bu otomatik olarak iletişimize yansıyor. Ama daha iyiye gidiyoruz, daha da iyi olacağız inşallah.
Bir de, daha önce aile ve çocuklarla çalışırken, sınır koymaya, çocukların davranışlarının sonucuna katlanmasına ve yaptırımlar uygulamaya yönelik bir yaklaşımı benimsemiş olmam da etkili oluyor. Ama uzun zaman önce, bunun çocuğa tehditler savurma riski yüksek bir yaklaşım olduğunu anladım bunu değiştirmeye çalışıyorum ve yerleşik düşüncelerin arada bir sinsice hortladığını fark ediyorum, bazı cümleleri sarf ettikten hemen sonra.
Bu akşam aklıma gelen bir şey; fark ettiğim hataları yazmak oldu. Ne dedim, ne diyebilirdim? Kimilerine ayrıntı gibi gelebilir ama ben sözcüklerin gücüne inanıyorum. Bizim sözcüklerimizle bir insan, bir kişilik şekilleniyor düşünün, ama panik de yapmayın, ağzımızdan kaçanlar olabilir ama bir dahaki sefere değiştirebiliriz ya da en azından değiştirmeye çabalayabiliriz. Önemli olan, yanlış bir iletişim şeklinin yerleşik hale gelmemesi.
Benim ağzımdan kaçanlar genelde, açıklamalarımla ikna olmadığında, bir şeye bir daha izin vermeme yönünde oluyor.
Mesela, bugün kağıt havluyu tuvalete atmak istediğinde uzunca açıklamalar yaptım. Kalın, tıkanır vs
Israrla atmak istedi, atmaya yeltenince; o zaman bir daha kağıt havluyu almana izin vermeyeceğim dedim.
Bazı yaklaşımlar bunun doğru olduğunu öne sürse de ben, kendimizi çocuğun yerine koyarak onu anlamaya çalışmanın daha iyi olacağını düşünüyorum. Bize böyle bir şey dense ne hissederdik, düşünürdük gibi.
Peki bu durumda, başka ne yapabilirdim? Durumu tanımlayabilirdim. “Atmak istiyorsun. Ne yapabiliriz bakalım. Oraya atmana izin veremem. Başka nereye atabilirsin?”
Nohut’u düşündüğümde bence bu sözler çok büyük ihtimalle işe yarardı. Böylece, kendi duygularını, isteklerini fark etmeyi, isteklerini  farklı kanallara kanalize edebilmeyi, problemlere çözüm üretebilmeyi öğretmek için bir kapı açmış olurdum.
Atmana bir daha izin vermem dediğimizde ne oldu? Duygularını, isteklerini önemsememiş ve problem çözmesine fırsat vermemiş oldum.

Siz ne diyorsunuz? Neler yapıyorsunuz böyle durumlarda? Böyle paylaşımlar iyi oluyor, devam diyenler el kaldırsın.

21 Aralık 2017 Perşembe

Akşam eve dönerken tam bir kış havası esiyordu etrafta, atkıyı boyna iyice sardıran, hızla eve koşturan cinsten. Yağmur, keskin bir soğuk ve akşam karanlığı, ikibinonyedinin yirmi bir aralığı. O hava beni alıp kışı hasretle beklediğim öğrencilik yıllarına götürdü. Ne günlerdi! Yağmur, çamur, soğuk, sıcak demeden, hiçbir şey umrumuzda olmadan durmaksızın gezdiğimiz yıllar. Kadıköy-taksim-bostancı üçgeninde yolları arşınladığımız zamanlar. Üzerimizde hiçbir sorumluluk, iş-güç yok, derslere gitmesen olur, sınav öncesi bir göz atsan yeter.  
Kadıköy’e, Taksim’e haftalık sahaf ziyaretleri yapar, saatlerce kitap dergi karıştırırdım. Sokaklarını ezberlediğim, bütün etkinliklerini bizzat yerinde takip ettiğim Taksim, Kadıköy ve Üsküdar. Arkadaş evlerinde kalır, gece yarılarına kadar bol gülmeli muhabbetler ederdik. Sabah derslerine nadiren giderdim. Yaşam, sanki avucumun içinde tutabildiğim, eğip büküp şekil verebildiğim bir şeymiş gibi, hep öğrenci, hep çocuk, hep genç kalacakmışız, dünya ayaklarımın altına serilmiş de her yerine koşarak ulaşabilirmişim gibi bir güven. Akşamları yağmurlu Kadıköy sokaklarında yürümenin, ilk fırsatta soluğu İstiklal’de almanın, okuldan çıkıp Kadıköy’e inmenin, vapurla Beşiktaş’a geçmenin, taksimde 112 kuyruğu beklemenin, sınav öncesi güzel tutulmuş not aramanın, saçma şakalara gülmenin hayatımın büyük bölümünü oluşturduğu zamanlar. O zamanki arkadaşlarımın hepsi evlendi, çocuk sahibi oldu ve iletişimimiz azala azala inceldi. Ne yapıyorlar şimdi, neredeler, o günler yaşadığım, paylaştığım onca şey, ellerimde tuttuğumu, şekil verdiğimi sandığım hayatımın o dönemi nereye gitti? Yaşamın o kayıp giden, eksilen, kaybolan parçaları, geçmişin benim gözümde capcanlı ama şimdi var olmayan hikayesi nerede?

Gideyim de pikabıma bir plak koyayım, birkaç arkadaşıma mesaj yazayım,  konuşup konuşup, ne günlerdi be diyelim. 

19 Aralık 2017 Salı

Nohut’un son hastalığı epey zorlu geçti. Tahlil yapmadan, ishaline dizanteri varsayıyorum diyerek ilaç yazan doktoru mu ararsınız, antibiyotik alerji yapınca ilacı kes diyen doktora karşı ilacın dozunu arttır diyen doktora ne dersiniz? Evet aynen böyle, kızarıklıkları gösterdiğimde alelacele muayene edip bu ilaç alerjisi değil, ilacın dozu az arttır diyen doktora hala çok ama çok öfkeliyim. Önce iğne sonra şurup şeklinde yazılan ilacı, şurubu verme iğne yeterli olmuştur deyip kesen, ertesi gün ateşi çıkınca şuruba başlatan doktoru biraz anlayabiliyorum, bazı durumları öngörmek mümkün olmayabilir. Ama ilaçlara rağmen hırıltısı geçmedi ne yapacağız deyince, "Allah kolaylık versin" diyen kulak burun boğaz doktoruna çok ama çok kızgınım. 
Her şeyden çok, beni bir tahlil sonucu için saatlerce çocukla beklemek, beş dakika bile sürmeyen üstün körü muayenelerle yetinmek zorunda bırakan, sorularıma cevap bulamadığım, sorularımda ısrar edince “Allah kolaylık versin” gibi cevaplar aldığım, ilaçları kafasına göre yazan, kesen, arttıran bu sisteme öfkeliyim. Hastalık, Allah beterinden saklasın, zaten zor bir süreç, bu süreçte hastaneye gitmek, tedavi görmek ise tam bir mücadele. Çocuğa, hasta ve yakınlarına şefkatli, anlayışlı bir yaklaşımı “lüks” olarak kabul ederek onu geçiyorum da, en azından doktorun ilacını doğru verdiğine, muayenesini sağlıklı yaptığına, hastayı iyi takip ettiğini, durumu anladığını bilmek istiyor insan ama bunu bile bulmanın çok zor olduğunu görmüş olduk. Yani, işin insanı yanını geçtim, bilimsel yanı bile şüpheli görünüyor. Ve böyle bir durumda, maalesef tıp eğitimi almadığım için doktorlara güvenmek zorunda kalmak, böyle güven sarsıcı olaylar yaşayıp hiçbir bilgi sahibi olmadığım konularda, birbirinin zıttı doktor görüşleri arasında karar vermeye çalışmak gerçekten zormuş.

Hastane sürecinde galiba işimizi en çok kolaylaştıran şey, daha önce pek çok kere olduğu gibi, yine kitap ve oyundu. Nohut ilginç bir şekilde bu konulara çok ilgili olduğu için (ben hastanelerden nefret ederim ve hastalıkla ilgili hiçbir şey ilgimi çekmez😊) epey hastane temalı oyun oynamıştık. Bu yüzden hastaneye götürmek sorun olmadı. (Son günlerde, neredeyse her gün gittiğimiz için, haklı olarak gitmek istemedi)
Bir de bu kitabı okuduk bol bol. Çağlar hasta oluyor, annesiyle hastaneye gidiyorlar, muayene oluyor, ilaçlarını eczaneden alıp kullanıyor iyileşiyor ve okuluna gidiyor. Akciğerler, lenf bezleri gibi ayrıntıları geçip basitçe okudum. Ardından da doktora gidip muayene olma oyunu oynadık genelde. Önce Nohut doktor oldu, sonra ben, böyle sürüp gitti. Her ne kadar kitap ve gerçek hayat, tam olarak hayaller- gerçekler modunda olsa da, oyunun, hikayelerin iyileştirici gücüne inanıyorum. Elimizdeki az sayıda iyi şeyin kıymetini bilip kullanmak, canlı tutmak lazım.
Bütün hastalara şifalar ve kolaylıklar diliyorum bu vesileyle.

Nohut’a yapılan alerji testinde, buğdaya, süt ve süt ürünlerine alerjisi çıktı, şimdilerde, alternatif bir tedavi yöntemi deniyoruz, inşallah şifa olur.

11 Aralık 2017 Pazartesi

Aslında uzayan hastalık sürecini, Nohut’un muhtemelen alerjiye bağlı hastalığını ve hemen ardından benim hastalanmamı yazacaktım ama oradan oraya koşturmamızı, doktorların birbirine zıt görüşleri arasında hiçbir bilgiye sahip olmadığım konularda karar vermeye çalıştığım günleri düşünmek çok zor geldi, geçti çok şükür deyip yoluma devam etmek daha iyi şimdilik, yine de bir gün, belki birilerine faydası olur diye yazarım.
Nohut, bir hafta kadar oldu, öğlen uykusunu kaldırdı, son zamanlarda uyutmak çok zor hale gelmişti, öğlen uyuduğunda akşam geç saatlere kadar yine uyutmak mümkün olmadığından, bebekliğinden beri uyku sevmez bir çocuktu zaten, öğlen uykusu uyumuyor artık. Bağışıklığının biraz toparlanmasını beklediğimiz için bir süredir pek dışarı da çıkmıyoruz, gün içinde muazzam bir enerjisi oluyor, hem koşturup hem nefes almaksızın konuşuyor. Doğduğundan beri ilk defa kendimi bu kadar yorgun hissediyorum. Dışarı çıkmak ikimize de iyi geliyormuş galiba.
Şimdiye dek kışı hep özlemle bekler, çok severdim, bu kış ilk kez yazı özlüyorum, hastalıklardan uzakta, güneşin altında, toprakla suyla iç içe olduğumuz günleri. Yine gelecek, değil mi?