Akşam eve dönerken tam bir kış havası esiyordu etrafta,
atkıyı boyna iyice sardıran, hızla eve koşturan cinsten. Yağmur, keskin bir
soğuk ve akşam karanlığı, ikibinonyedinin yirmi bir aralığı. O hava beni alıp
kışı hasretle beklediğim öğrencilik yıllarına götürdü. Ne günlerdi! Yağmur,
çamur, soğuk, sıcak demeden, hiçbir şey umrumuzda olmadan durmaksızın gezdiğimiz
yıllar. Kadıköy-taksim-bostancı üçgeninde yolları arşınladığımız zamanlar. Üzerimizde
hiçbir sorumluluk, iş-güç yok, derslere gitmesen olur, sınav öncesi bir göz
atsan yeter.
Kadıköy’e, Taksim’e haftalık sahaf ziyaretleri yapar,
saatlerce kitap dergi karıştırırdım. Sokaklarını ezberlediğim, bütün
etkinliklerini bizzat yerinde takip ettiğim Taksim, Kadıköy ve Üsküdar. Arkadaş
evlerinde kalır, gece yarılarına kadar bol gülmeli muhabbetler ederdik. Sabah
derslerine nadiren giderdim. Yaşam, sanki avucumun içinde tutabildiğim, eğip
büküp şekil verebildiğim bir şeymiş gibi, hep öğrenci, hep çocuk, hep genç
kalacakmışız, dünya ayaklarımın altına serilmiş de her yerine koşarak
ulaşabilirmişim gibi bir güven. Akşamları yağmurlu Kadıköy sokaklarında yürümenin,
ilk fırsatta soluğu İstiklal’de almanın, okuldan çıkıp Kadıköy’e inmenin,
vapurla Beşiktaş’a geçmenin, taksimde 112 kuyruğu beklemenin, sınav öncesi güzel
tutulmuş not aramanın, saçma şakalara gülmenin hayatımın büyük bölümünü oluşturduğu
zamanlar. O zamanki arkadaşlarımın hepsi evlendi, çocuk sahibi oldu ve
iletişimimiz azala azala inceldi. Ne yapıyorlar şimdi, neredeler, o günler yaşadığım,
paylaştığım onca şey, ellerimde tuttuğumu, şekil verdiğimi sandığım hayatımın o
dönemi nereye gitti? Yaşamın o kayıp giden, eksilen, kaybolan parçaları,
geçmişin benim gözümde capcanlı ama şimdi var olmayan hikayesi nerede?
Gideyim de pikabıma bir plak koyayım, birkaç arkadaşıma
mesaj yazayım, konuşup konuşup, ne
günlerdi be diyelim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder