21 Aralık 2017 Perşembe

Akşam eve dönerken tam bir kış havası esiyordu etrafta, atkıyı boyna iyice sardıran, hızla eve koşturan cinsten. Yağmur, keskin bir soğuk ve akşam karanlığı, ikibinonyedinin yirmi bir aralığı. O hava beni alıp kışı hasretle beklediğim öğrencilik yıllarına götürdü. Ne günlerdi! Yağmur, çamur, soğuk, sıcak demeden, hiçbir şey umrumuzda olmadan durmaksızın gezdiğimiz yıllar. Kadıköy-taksim-bostancı üçgeninde yolları arşınladığımız zamanlar. Üzerimizde hiçbir sorumluluk, iş-güç yok, derslere gitmesen olur, sınav öncesi bir göz atsan yeter.  
Kadıköy’e, Taksim’e haftalık sahaf ziyaretleri yapar, saatlerce kitap dergi karıştırırdım. Sokaklarını ezberlediğim, bütün etkinliklerini bizzat yerinde takip ettiğim Taksim, Kadıköy ve Üsküdar. Arkadaş evlerinde kalır, gece yarılarına kadar bol gülmeli muhabbetler ederdik. Sabah derslerine nadiren giderdim. Yaşam, sanki avucumun içinde tutabildiğim, eğip büküp şekil verebildiğim bir şeymiş gibi, hep öğrenci, hep çocuk, hep genç kalacakmışız, dünya ayaklarımın altına serilmiş de her yerine koşarak ulaşabilirmişim gibi bir güven. Akşamları yağmurlu Kadıköy sokaklarında yürümenin, ilk fırsatta soluğu İstiklal’de almanın, okuldan çıkıp Kadıköy’e inmenin, vapurla Beşiktaş’a geçmenin, taksimde 112 kuyruğu beklemenin, sınav öncesi güzel tutulmuş not aramanın, saçma şakalara gülmenin hayatımın büyük bölümünü oluşturduğu zamanlar. O zamanki arkadaşlarımın hepsi evlendi, çocuk sahibi oldu ve iletişimimiz azala azala inceldi. Ne yapıyorlar şimdi, neredeler, o günler yaşadığım, paylaştığım onca şey, ellerimde tuttuğumu, şekil verdiğimi sandığım hayatımın o dönemi nereye gitti? Yaşamın o kayıp giden, eksilen, kaybolan parçaları, geçmişin benim gözümde capcanlı ama şimdi var olmayan hikayesi nerede?

Gideyim de pikabıma bir plak koyayım, birkaç arkadaşıma mesaj yazayım,  konuşup konuşup, ne günlerdi be diyelim. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder