Ebeveynlikle ilgili doğruları, yapılması gerekenleri anlatan
kitapları da seviyorum ama asıl favorim, ebeveynlik yoluyla bana kendimi anlatan
kitaplar. Doğruları bilmek çoğu zaman işime yarıyor, iyi hissettiğim, her şeyin
yolunda gittiği zamanlarda yanlışlar yapmamı engelliyor, bilmeden yanlış bir
bilgi vermemin ya da çocuğumun kafasını gereksiz yere karıştırmamın önüne geçiyor,
ebeveynliğimi kolaylaştırıyor, elimden tutuyor çoğunlukla. Ama bir de zor
zamanlar, işlerin yolunda gitmediği anlar, kendi duygularımda boğulduğum
zamanlar var. Bana kendimle ilgili şeyler söyleyen kitaplar bu anlarda
yardımıma koşuyor. Bu anlardan bir
şeyler öğrenmemi, kendimi daha iyi tanımamı ve yontmamı sağlıyor, bu kitaplar
bu yüzden favorim.
Bahsettiğim ikinci tip kitaplar içinde, şimdiye dek okuduğum
en iyi kitaplardan, bundan sonra hep yakınımda bir yerlerde tutmak istediğim, içinde
yazan her şeyi kartlar yapıp dört yana asmak istediğim bir kitap.
Yazarı, psikolog ve anne olan Shefali Tsabary, kitapta sık sık kendi kızıyla yaşadığı
sorunlardan ve yaklaşımını nasıl değiştirdiğinden, disipline bakış açısını
değiştirdikçe ve kendini anlamaya çalıştıkça sorunlarının nasıl çözüldüğüne
dair örneklerden de bahsediyor.
Kitap, öncelikle disiplin kavramını sorgulayarak başlıyor. Disiplini
aslında çocuğu eğitmekten çok, öfkeli anlarımızda kendimizi rahatlatmak
amacıyla kullandığımızı anlatıyor. Bağırmak, ceza vermek anlık öfkemizi
yatıştırmaktan başka bir işe yaramıyor, uzun vadede ise yaşadığımız anlık
sorunları kronik hale getiriyor.
“Gerçeği kabul edebilme cesaretini gösterirsek, her türlü
“disiplinin” sadece kılık değiştirmiş öfke krizi olduğunu görürüz. “Disiplin”
adını verdiğimiz birçok şeyin, yetişkin çocukların tepesinin atmasından başka
bir şey olmadığını hiç düşündünüz mü?”
Amacımız disiplin ya da disipline etmek değil;
çocuklarımızla gerecek anlamda yakınlık kurmak olmalıdır. Çocuğun duygularıyla
bağ kuramadığımızda, davranışlarına etki edemeyiz. Çocuklarımız ancak bizimle
duygusal bağ kurduklarında öğrenirler.
Çocuklarımızla iletişimizde öncelikle onlara değil, kendimize
odaklanmak gerekiyor. Çünkü tepkilerimizin altında yatan neden aslında biziz.
Onlarla iletişim kurarken biz farkında olmasak da bilinçaltımız tarafından
yönlendiriliyoruz. Çocukken öğrendiğimiz davranış modelleri ebeveyn olduğumuzda
otomatik olarak devreye giriyor. Doğruyu-yanlışı bilsek de gördüğümüz davranışı
uygulama eğilimi içinde oluyoruz. Kendi yetiştirilme tarzımızı kurduğumuz bütün
iletişimlerde yansıtıyoruz. Yazarın burada öz ve anlamlı bir anlatımı var: “Aramızda
yetişkin yok; hepimiz yetişkini oynayan çocuklarız. Ebeveynlik söz konusu
olduğunda da birçok bakımdan çocuklarını yetiştiren çocuklarız.”
Ebeveynlikte yaptığımız bütün hataların temelinde de bu var
aslına. Kendimiz aradan çıkaramamak, taşıdığımız duygusal yükleri bütün
iletişimlerimizde yansıtmak, olaylara açık, net bir şekilde değil de yoğun
duyguların bulanıklaştırdığı gözlüklerle bakmak. Örneğin kaygı. Kaygı içinde
olmak bize çocuklarımızın hayatını kontrol etme ihtiyacı hissettiriyor, çocuk
sahibi olmanın getirdiği zorluklarla baş edememe ve çaresizlik de bu kaygının
artmasına sebep oluyor ancak doğası gereği çocuk bu kontrole karşı çıkıyor, o
karşı çıktıkça biz daha çok kontrol etmeye çalışıyoruz, kendi kaygımız gittikçe
artıyor ve çocuğumuz bir savunma biçimi olarak davranış sorunları göstermeye
başlıyor.
Bu noktada, çocuğumuzun karşı çıkma ya da istemediğimiz
davranışlar olarak adlandırdığımız davranışlarına değil de kendi
duygusallığımıza odaklanabilirsek, duygusal düğümlerimizi fark edip çözümlemeye
çalışırsak, kendimizi çocuklarımızla girdiğimiz kısır döngüden kurtarabiliriz.
Kendi duygularımızı fark edip çözümleyebilirsek,
çocuklarımızın davranışlarına sakin ve sağduyulu şekilde yaklaşmayı
başarabilir, gereken durumlarda net sınırlar koyup gerektiğinde de esnek
olabiliriz.
Yazar, tepkilerimizin çoğu zaman, kafamızda olması gerekenlerle ilgili
yazdığımız senaryolarla şekillendiğinden bahsediyor. Örneğin çocuğumun akıllı,
saygılı bir çocuk olması gerektiği senaryosuyla hareket ediyorsam sürekli ondan
bu doğrultuda davranışlar bekler, olmadığında üzüntümü, hayal kırıklığımı,
öfkemi çocuğa yansıtırım.
“Onlar için senaryolar yazar, uymalarını bekleriz. Kostümlerini
almakta ve filmin nasıl biteceğini tahmin etmekte sakınca görmeyiz. Kendilerine
verilen rollerden boğulduklarında çocuklarımızın sadece iki seçeneği vardır.
Kendilerine verilen role bürünüp zamanla asıl kişiliklerini terk ederek itaat
etmek. Ya da ezilmek pahasına karşı koymak.”
İnsan doğasının bilinçaltı özelliklerinden biri de,
anlamlandıramadığı şeyleri “kötü” olarak yargılamak ve etiketlemektir.
Her ne kadar kendimizi açık görüşlü görmekten hoşlansak da
çocuklarımızın davranışı zihnimizdeki kalıplara uymadığında onları sert bir şekilde
yargılarız.
Çocuğunuz uyumsuzsa ve bu nedenle herhangi bir toplulukta
sizi mahcup ediyorsa nasıl tepki verirsiniz? Belki sert biçimde eleştirip
hareketlerini yargılarsınız. Çocuğunuzun normalden farklı olmasına
katlanamadığınızdan böyle yaparsınız. Kendi yetersizliğinizin yansımasını
görmeye dayanamazsınız.
Kendimizin ya da çocuklarımızın kusursuz olmadığını kabul
edememek üzücü değil mi? İnsan olmak, kusurlu olmaktır.
Kuşkusuz kusursuz olmaktan vazgeçmeliyiz ama bu her şeyi
“kabul edeceğiz” anlamına da gelmiyor. Çocuklarımızın mükemmeliyetçi olmalarını
ya da genel normlara tamamen uymalarını istemeden de ellerinden gelenin en
iyisini başarmaları için onları cesaretlendirebiliriz.
Kusursuz olmadığımız kabullendiğimizde, çocuklarımıza da
örnek oluruz. Kendi kusurlarımızı kabul edip onurlandırdığımız ölçüde, onlar da
kendi kusurlarını kabul ederler.”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder