4 Mayıs 2018 Cuma


Ebeveynlikle ilgili doğruları, yapılması gerekenleri anlatan kitapları da seviyorum ama asıl favorim, ebeveynlik yoluyla bana kendimi anlatan kitaplar. Doğruları bilmek çoğu zaman işime yarıyor, iyi hissettiğim, her şeyin yolunda gittiği zamanlarda yanlışlar yapmamı engelliyor, bilmeden yanlış bir bilgi vermemin ya da çocuğumun kafasını gereksiz yere karıştırmamın önüne geçiyor, ebeveynliğimi kolaylaştırıyor, elimden tutuyor çoğunlukla. Ama bir de zor zamanlar, işlerin yolunda gitmediği anlar, kendi duygularımda boğulduğum zamanlar var. Bana kendimle ilgili şeyler söyleyen kitaplar bu anlarda yardımıma koşuyor.  Bu anlardan bir şeyler öğrenmemi, kendimi daha iyi tanımamı ve yontmamı sağlıyor, bu kitaplar bu yüzden favorim.
Bahsettiğim ikinci tip kitaplar içinde, şimdiye dek okuduğum en iyi kitaplardan, bundan sonra hep yakınımda bir yerlerde tutmak istediğim, içinde yazan her şeyi kartlar yapıp dört yana asmak istediğim bir kitap.
Yazarı, psikolog ve anne olan Shefali  Tsabary,  kitapta sık sık kendi kızıyla yaşadığı sorunlardan ve yaklaşımını nasıl değiştirdiğinden, disipline bakış açısını değiştirdikçe ve kendini anlamaya çalıştıkça sorunlarının nasıl çözüldüğüne dair örneklerden de bahsediyor.
Kitap, öncelikle disiplin kavramını sorgulayarak başlıyor. Disiplini aslında çocuğu eğitmekten çok, öfkeli anlarımızda kendimizi rahatlatmak amacıyla kullandığımızı anlatıyor. Bağırmak, ceza vermek anlık öfkemizi yatıştırmaktan başka bir işe yaramıyor, uzun vadede ise yaşadığımız anlık sorunları kronik hale getiriyor.
“Gerçeği kabul edebilme cesaretini gösterirsek, her türlü “disiplinin” sadece kılık değiştirmiş öfke krizi olduğunu görürüz. “Disiplin” adını verdiğimiz birçok şeyin, yetişkin çocukların tepesinin atmasından başka bir şey olmadığını hiç düşündünüz mü?”
Amacımız disiplin ya da disipline etmek değil; çocuklarımızla gerecek anlamda yakınlık kurmak olmalıdır. Çocuğun duygularıyla bağ kuramadığımızda, davranışlarına etki edemeyiz. Çocuklarımız ancak bizimle duygusal bağ kurduklarında öğrenirler.

Çocuklarımızla iletişimizde öncelikle onlara değil, kendimize odaklanmak gerekiyor. Çünkü tepkilerimizin altında yatan neden aslında biziz. Onlarla iletişim kurarken biz farkında olmasak da bilinçaltımız tarafından yönlendiriliyoruz. Çocukken öğrendiğimiz davranış modelleri ebeveyn olduğumuzda otomatik olarak devreye giriyor. Doğruyu-yanlışı bilsek de gördüğümüz davranışı uygulama eğilimi içinde oluyoruz. Kendi yetiştirilme tarzımızı kurduğumuz bütün iletişimlerde yansıtıyoruz. Yazarın burada öz ve anlamlı bir anlatımı var: “Aramızda yetişkin yok; hepimiz yetişkini oynayan çocuklarız. Ebeveynlik söz konusu olduğunda da birçok bakımdan çocuklarını yetiştiren çocuklarız.”
Ebeveynlikte yaptığımız bütün hataların temelinde de bu var aslına. Kendimiz aradan çıkaramamak, taşıdığımız duygusal yükleri bütün iletişimlerimizde yansıtmak, olaylara açık, net bir şekilde değil de yoğun duyguların bulanıklaştırdığı gözlüklerle bakmak. Örneğin kaygı. Kaygı içinde olmak bize çocuklarımızın hayatını kontrol etme ihtiyacı hissettiriyor, çocuk sahibi olmanın getirdiği zorluklarla baş edememe ve çaresizlik de bu kaygının artmasına sebep oluyor ancak doğası gereği çocuk bu kontrole karşı çıkıyor, o karşı çıktıkça biz daha çok kontrol etmeye çalışıyoruz, kendi kaygımız gittikçe artıyor ve çocuğumuz bir savunma biçimi olarak davranış sorunları göstermeye başlıyor.
Bu noktada, çocuğumuzun karşı çıkma ya da istemediğimiz davranışlar olarak adlandırdığımız davranışlarına değil de kendi duygusallığımıza odaklanabilirsek, duygusal düğümlerimizi fark edip çözümlemeye çalışırsak, kendimizi çocuklarımızla girdiğimiz kısır döngüden kurtarabiliriz.
Kendi duygularımızı fark edip çözümleyebilirsek, çocuklarımızın davranışlarına sakin ve sağduyulu şekilde yaklaşmayı başarabilir, gereken durumlarda net sınırlar koyup gerektiğinde de esnek olabiliriz.
Yazar, tepkilerimizin çoğu zaman,  kafamızda olması gerekenlerle ilgili yazdığımız senaryolarla şekillendiğinden bahsediyor. Örneğin çocuğumun akıllı, saygılı bir çocuk olması gerektiği senaryosuyla hareket ediyorsam sürekli ondan bu doğrultuda davranışlar bekler, olmadığında üzüntümü, hayal kırıklığımı, öfkemi çocuğa yansıtırım.

“Onlar için senaryolar yazar, uymalarını bekleriz. Kostümlerini almakta ve filmin nasıl biteceğini tahmin etmekte sakınca görmeyiz. Kendilerine verilen rollerden boğulduklarında çocuklarımızın sadece iki seçeneği vardır. Kendilerine verilen role bürünüp zamanla asıl kişiliklerini terk ederek itaat etmek. Ya da ezilmek pahasına karşı koymak.”
İnsan doğasının bilinçaltı özelliklerinden biri de, anlamlandıramadığı şeyleri “kötü” olarak yargılamak ve etiketlemektir.
Her ne kadar kendimizi açık görüşlü görmekten hoşlansak da çocuklarımızın davranışı zihnimizdeki kalıplara uymadığında onları sert bir şekilde yargılarız.
Çocuğunuz uyumsuzsa ve bu nedenle herhangi bir toplulukta sizi mahcup ediyorsa nasıl tepki verirsiniz? Belki sert biçimde eleştirip hareketlerini yargılarsınız. Çocuğunuzun normalden farklı olmasına katlanamadığınızdan böyle yaparsınız. Kendi yetersizliğinizin yansımasını görmeye dayanamazsınız.
Kendimizin ya da çocuklarımızın kusursuz olmadığını kabul edememek üzücü değil mi? İnsan olmak, kusurlu olmaktır.
Kuşkusuz kusursuz olmaktan vazgeçmeliyiz ama bu her şeyi “kabul edeceğiz” anlamına da gelmiyor. Çocuklarımızın mükemmeliyetçi olmalarını ya da genel normlara tamamen uymalarını istemeden de ellerinden gelenin en iyisini başarmaları için onları cesaretlendirebiliriz.
Kusursuz olmadığımız kabullendiğimizde, çocuklarımıza da örnek oluruz. Kendi kusurlarımızı kabul edip onurlandırdığımız ölçüde, onlar da kendi kusurlarını kabul ederler.”



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder