“Yetişkinlerin çoğu reklamlara dikkat etmedikleri ya da
aptalca buldukları için reklamlardan etkilenmediklerini düşünüyorlar.
Yanılıyorlar. Reklamcılar özellikle ikna sanatını ve bilimini kullanarak insan
davranışını dikkatle incelerler. İkna üzerine yapılan araştırmaların ortak
bulgusu, insanların “normal” olarak algılanmak istediğidir. Dolayısıyla, yeni
bir kavramı etkin olarak satmanın anahtarı, o kavramın “normal” olarak
algılanmasını sağlamaktır. Fast food yemek endüstrisi sürekli sunduğu, futbol
antrenmanına yetişmeye çalışırken yoldan hamburger alan ya da kızarmış tavuk
lokantasında hep birlikte yemek yiyen modern aile imajlarıyla, kuralı belirlemede
çok başarılı oldu ve davranış kalıplarımızı şekillendirdi.”
diye yazıyor şimdilerde okuduğum bir kitapta.
Bir süredir benim de, çocuklarla ve aileleriyle sıkça
karşılaşıp hep şaşırdığım bir konu bu. Aslında, bizim için iyi olmayan, hatta
çoğu zaman bize ve çevremize zarar veren, insan doğasına ters düşen, doğru olmayan
ya da bir zamanlar kabul görmeyen şeylerin ne kadar kolaylıkla “normal” olarak
kabul ettirilebildiği ve benimsenebildiği. Reklamlar, filmler, toplumsal mesajlar vb yoluyla, insanlara bilinçli olarak düşünüp
sorguladıklarında kabul etmeyecekleri şeyleri, üstelik bir dalgınlık anında ya
da kısa süreli de değil, yaşamlarının merkezinde yer alacak ve vazgeçemeyecek şekilde
benimsetmek mümkün ve kolay.
Mesela, uzun vadede insan sağlığına ciddi zararlar verdiği
artık kanıtlanan yiyecekler okullarda, evlerde ödül olarak kullanılabiliyor. Uzak tutmak isteyenlere söylenen şey hep aynı:
ama herkes yiyor, o da ister.
Çocukların gelişimini sekteye uğrattığı, dikkat dağınıklığı,
öğrenme bozuklukları gibi türlü soruna yol açtığı artık kesinleşen ekran
rahatlıkla ve saatlerce çocuklar için bir oyalayıcı, bakıcı olarak
kullanılabiliyor. Açıklama aynı: ama herkes izliyor, o da izlemek ister.
Şiddet içeren, bir çocuğun asla karşılaşmaması gereken
görüntülerle dolu oyunlar, filmler vb. tereddüt etmeden çocuklara sunulabiliyor.
Açıklama aynı; ama bunlar artık her yerde, hepsi izliyor.
Çocuklar, herkeste olan o telefonları, o ayakkabıları, o muhteşem oyuncakları almak için aileleriyle büyük bir mücadele içinde. Aileler ise direniyor ama bir tek, çocuklar şunu söylediklerinde karşı çıkamıyorlar: ama herkeste var bende niye yok?
Çok sayıda aile çocukları bunu söylediğinde çok üzülüp
dayanamayıp istediğini aldığını söylüyor. Bense şunu soruyorum: Neden herkes
gibi olmak zorundayız? Herkeste olan
bizde de elbette neden olmalı? Neden hepimiz aynı yoldan yürümek zorundayız?
Neden başkalarının olmasını istediğimiz gibi olmalıyız?
Farklı olmaya katlanmak bu kadar zor mu? Başkalarının bizi yargılamasına, etiketlemesine,
onaylamamasına, kabul görmemeye dayanmak bu kadar zor mu?
Çocuklarımıza bir şeyler anlatmadan, öğretmeden önce bu soruları bizim dürüstlükle cevaplamamız, aynayı kendimize tutmamız önemli.
Çocuklarımıza bir şeyler anlatmadan, öğretmeden önce bu soruları bizim dürüstlükle cevaplamamız, aynayı kendimize tutmamız önemli.
Sonrasında, bize dayatılan, öğretilen, yapmaya ya da almaya mecbur
hissettiğimiz hatta hayatımızın sıradan, günlük normal bir parçası gibi
hissettiğimiz şeyleri birlikte sorgulayarak öğrenmesine destek olabiliriz. Çocuklarımızın
başkaları gibi olmak istedikleri her durum, (ki taklit etmek gelişimlerinin bir
parçası), aslında onların dediklerini yapmak zorunda hissetmemiz için değil,
tam tersine, kendi isteklerinin ardına bakmaları için yaşına uygun sorularla; duyguları,
düşünceleri, yani onları kendileri yapan
bileşenler üzerinde konuşmak, bunlar hakkında farkındalık kazandırmak, bağımsız
karar vermelerini teşvik etmek, herkesten farklı ve özel bir birey olduklarını,
her özellikleriyle koşulsuz sevildiklerini anlatmak, hissettirmek için bir
fırsat.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder