14 Ocak 2018 Pazar

Geçenlerde bir yerlerde denk geldim, “her kadının ev işlerini aşan hedefleri olmalıdır” gibi bir söze. Son zamanlarda zaten, anne olmak, çalışmak, evde olmak, toplumun annelere ve annelerin kendilerini bakışı üzerine düşünen zihnim hemen harekete geçti. Sonra düşündüm:  kadınların, annelerin üzerinde neden bu kadar çok hedef, bu kadar çok iş, bu kadar çok yük var?
İnsanın hedefleri olması, bunlar için çaba göstermesi, kendisini geliştirmek için uğraşması güzel bir şey, maksadım bunlar olmasın demek değil elbette. Amacım;  hep daha fazlasının peşinden koşmanın empoze edildiği bir çağda gerçekten neyi istediğimizin ve neyi yapabileceğimizin farkında mıyız, üzerimize bir zorunlulukmuş gibi yüklenen işleri, hedefleri gerçekten yapmak zorunda mıyız biraz bunu sorgulamak.
Uzun zaman önce, "ben nesli" diye bir kitap okumuştum, orada gençler üzerinde yapılmış kapsamlı bir araştırmanın sonuçlarından bahsediyordu. Gençlerin kendilerinden önceki neslin bir aile kurmak, çocuk sahibi olmak gibi basit isteklerine kıyasla, çok daha büyük hedefleri olduğundan bahsediyordu, film yıldızı olmak, ünlü olmak gibi. Ve gençler arasında yüksek beklentilerin karşılanmamasından doğan, yükselen depresyon oranlarından bahsediyordu. Hayallerimizle gerçeklerimiz arasındaki boşluk büyüdükçe umutsuzluğumuz da büyüyordu.

Ben de bir zamanlardaki kendime ve yaşıtlarıma bakınca şunu rahatlıkla söyleyebilirim. Evlenmek, çocuk sahibi olmak, bir evin düzenini sağlamak, yemek pişirmek, temizlik yapmak, hep sıradan, sıkıcı, herkesin yapabileceği işler olarak sunulmuştu bize ve biz elbette ki herkes olmak istemiyorduk. Evde olmak, çocukların için uğraşıyor, zamanını, enerjini onlar için kullanıyor olmak özgürlüğünü feda etmek olarak sunulmuştu ve biz özgür olmak istiyorduk. Bir de, eğer istersen hepsini birden de yapabilirsin mesajları alıyorduk. Hem çocuklu hem kariyer sahibi olabilirsin vb. Yani bir insanın taşıyamayacağı kadar büyük yükleri sırtlan, durmadan koş ve hep mutlu ol diyorlardı. İlginç olan şu ki bunun mümkün olup olmadığını bile düşünmeden, mesajları alıyor, kabul ediyor ve uygulamaya çalışıyorduk.
Okudukça, deneyimledikçe, evde oldukça, bir süre bahçeyle uğraşıp, doğandın içinde olduktan sonra şunu anladım. Evde olmak, çocuğun için bir yaşam, bir düzen sağlamaya çalışıyor olmak, özgür olmamak değilmiş ve hem bunları hem de birilerinin benden beklediklerini (kariyer, eğitim vb) yapmak zorunda değilmişim. Ne kadar basit gibiymiş, ama bunu anlayabilmek için dışarıdaki sesleri susturup içimize bakmak gerekiyormuş, dışarının ise yapmamızı istemediği tek şey ise buymuş.
İlkin özgürlüğün ne olduğunu sorgulamak gerekiyor. Birilerinin benden beklediklerini, kendimden, kendi ihtiyaçlarımdan, isteklerimden feragat ederek ya da aslında öyle olmadığı halde kendi ihtiyacım sanarak elde etmeye çalışmak mı özgürlük? Yoksa sakince kendi iç sesimi bulmaya çalışmak ve bu yolda ilerlemek mi?


Şimdi diyorum ki herkesin hikayesi farklıdır, kimsenin hedefi hiçbir şeyi aşmak zorunda değildir, basit bir hayat da pekala güzel bir hayat olabilir. Mutfakta yemek pişerken balkonundaki çiçeklere su verdiğin, küçük bahçende biten otları temizlediğin, çocuğuna masallar okuduğun, günün sonunda bedenin yorgun fakat zihnin berrak, kalbin huzurlu, yatağına uzandığın bir hayat da şahanedir. Ama yine diyorum, herkesin hikayesi farklıdır, illa böyle olmalıdır, böylesi iyidir diye bir şey yok, sırtında bir çantayla evden çok uzaklarda olmak ya da kalabalık bir şehrin ışıltılı caddelerinde yürümek de bir başkasının hayali olabilir.  Duru bir zihin ve açık bir kalple bakabildiğinde kendi hikayen sana görünecektir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder