Geçenlerde bir yerlerde denk geldim, “her kadının ev
işlerini aşan hedefleri olmalıdır” gibi bir söze. Son zamanlarda zaten, anne
olmak, çalışmak, evde olmak, toplumun annelere ve annelerin kendilerini bakışı
üzerine düşünen zihnim hemen harekete geçti. Sonra düşündüm: kadınların, annelerin üzerinde neden bu kadar
çok hedef, bu kadar çok iş, bu kadar çok yük var?
İnsanın hedefleri olması, bunlar için çaba göstermesi,
kendisini geliştirmek için uğraşması güzel bir şey, maksadım bunlar olmasın
demek değil elbette. Amacım; hep daha
fazlasının peşinden koşmanın empoze edildiği bir çağda gerçekten neyi
istediğimizin ve neyi yapabileceğimizin farkında mıyız, üzerimize bir
zorunlulukmuş gibi yüklenen işleri, hedefleri gerçekten yapmak zorunda mıyız
biraz bunu sorgulamak.
Uzun zaman önce, "ben nesli" diye bir kitap okumuştum, orada
gençler üzerinde yapılmış kapsamlı bir araştırmanın sonuçlarından bahsediyordu.
Gençlerin kendilerinden önceki neslin bir aile kurmak, çocuk sahibi olmak gibi
basit isteklerine kıyasla, çok daha büyük hedefleri olduğundan bahsediyordu,
film yıldızı olmak, ünlü olmak gibi. Ve gençler arasında yüksek beklentilerin
karşılanmamasından doğan, yükselen depresyon oranlarından bahsediyordu. Hayallerimizle gerçeklerimiz arasındaki boşluk büyüdükçe
umutsuzluğumuz da büyüyordu.
Ben de bir zamanlardaki kendime ve yaşıtlarıma bakınca şunu
rahatlıkla söyleyebilirim. Evlenmek, çocuk sahibi olmak, bir evin düzenini
sağlamak, yemek pişirmek, temizlik yapmak, hep sıradan, sıkıcı, herkesin
yapabileceği işler olarak sunulmuştu bize ve biz elbette ki herkes olmak
istemiyorduk. Evde olmak, çocukların için uğraşıyor, zamanını, enerjini onlar
için kullanıyor olmak özgürlüğünü feda etmek olarak sunulmuştu ve biz özgür
olmak istiyorduk. Bir de, eğer istersen hepsini birden de yapabilirsin
mesajları alıyorduk. Hem çocuklu hem kariyer sahibi olabilirsin vb. Yani bir
insanın taşıyamayacağı kadar büyük yükleri sırtlan, durmadan koş ve hep mutlu
ol diyorlardı. İlginç olan şu ki bunun mümkün olup olmadığını bile düşünmeden,
mesajları alıyor, kabul ediyor ve uygulamaya çalışıyorduk.
Okudukça, deneyimledikçe, evde oldukça, bir süre bahçeyle
uğraşıp, doğandın içinde olduktan sonra şunu anladım. Evde olmak, çocuğun için
bir yaşam, bir düzen sağlamaya çalışıyor olmak, özgür olmamak değilmiş ve hem
bunları hem de birilerinin benden beklediklerini (kariyer, eğitim vb) yapmak
zorunda değilmişim. Ne kadar basit gibiymiş, ama bunu anlayabilmek için
dışarıdaki sesleri susturup içimize bakmak gerekiyormuş, dışarının ise
yapmamızı istemediği tek şey ise buymuş.
İlkin özgürlüğün ne olduğunu sorgulamak gerekiyor. Birilerinin
benden beklediklerini, kendimden, kendi ihtiyaçlarımdan, isteklerimden feragat
ederek ya da aslında öyle olmadığı halde kendi ihtiyacım sanarak elde etmeye
çalışmak mı özgürlük? Yoksa sakince kendi iç sesimi bulmaya çalışmak ve bu
yolda ilerlemek mi?
Şimdi diyorum ki herkesin hikayesi farklıdır, kimsenin hedefi
hiçbir şeyi aşmak zorunda değildir, basit bir hayat da pekala güzel bir hayat
olabilir. Mutfakta yemek pişerken balkonundaki çiçeklere su verdiğin, küçük
bahçende biten otları temizlediğin, çocuğuna masallar okuduğun, günün sonunda
bedenin yorgun fakat zihnin berrak, kalbin huzurlu, yatağına uzandığın bir
hayat da şahanedir. Ama yine diyorum, herkesin hikayesi farklıdır, illa böyle
olmalıdır, böylesi iyidir diye bir şey yok, sırtında bir çantayla evden çok
uzaklarda olmak ya da kalabalık bir şehrin ışıltılı caddelerinde yürümek de bir
başkasının hayali olabilir. Duru bir
zihin ve açık bir kalple bakabildiğinde kendi hikayen sana görünecektir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder