Küçük ağacın, bu küçük Kızılderili çocuğun öyküsü bana
yaşamın doğal haliyle ne kadar basit, anlaşılır ve böylece yaşanabilir bir şey
olduğunu hissettirdi, sorularla, kuşkularla, kötülükle boğuşmadan, bir ağaç
gibi, yapman gerekeni yaparak, büyüyerek, hissederek, öğrenerek, “kafanda yorucu
yükler” olmadan, kanatlanarak yaşamak. Kitabı okuduktan sonra şöyle dedim; bence
biz aldığımız bunca eğitim bunca bilgi yığını içinde tek bir şeyi, en önemli
şeyi öğrenmiyoruz; yaşamayı.
Kitaptan birkaç sevdiğim bölüm:
"Ruh aklı bütün diğer kaslar gibidir. Kullandığın zaman büyür
ve güçlenir. Böyle olabilmesinin tek yolunu anlamak için onu kullanmak gerekir.
Ama beden aklınla açgözlü ve benzeri olmaktan kurtulana kadar kapıyı açamazsın.
Açtığın zaman anlayış gelişmeye başlar ve ne kadar anlamaya çalışırsan, ruh
aklı o kadar büyür."
"Görüyorsun, Küçük Ağaç, öğrenmenin yapmaktan başka yolu yok.
Senin buzağıyı almanı engelleseydim, her zaman bir buzağın olması gerektiğini
düşünecektin. Sana satın almanı söyleseydim, öldüğü için beni suçlayacaktın. Yaşam içinde öğrenmek zorundasın."
"Son kelebek çukurdan uçup gitti. Büyükbaba ile mısır
soyarken bir mısır sapına kondu. Kanatlarını açmadı. Yalnızca kondu ve bekledi.
Yiyecek depolama amacı yoktu. Ölecekti ve bunu biliyordu. Büyükbaba dedi ki
kelebek birçok insandan daha akıllıymış. Bu konuda üzülmezdi. Amacını yerine
getirdiğini ve şimdi amacının ölmek olduğunu biliyordu. Bu nedenle güneşin son
sıcaklığında orada bekledi."
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder