Nurdan Gürbilek’in, Vitrinde Yaşamak kitabını okuyorum
hayranlık ve şaşkınlıkla. 1980’lerin kültürel iklimini anlattığı yazılardan
oluşuyor kitap. Seksenlerde, kitle
iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla beraber o zamana dek özel olanın, mahrem
olanın bir patlamayla dile ve görüntüye
döküldüğünü söylüyor.
Tam bir alıntıyla şöyle diyor:
“İnsanların özel hayatları kitle iletişim araçlarında daha
önce hiç olmadığı kadar fazla konuşuldu, merak konusuna dönüştü, söze
geçirildi, görüntülendi.”
“Bakılanla kurulan ilişki aslen bir seyir ilişkisine, sözün
kendisi bir vitrine dönüştü. Birçok şeyin gösterildiği için ve göründüğü
kadarıyla var olduğu, sergilendiği için ve seyredildiği kadarıyla değer
kazandığı bir toplum çıktı ortaya. Epeydir vitrinde yaşıyoruz hepimiz.”
O günden bugüne kitle iletişim araçları söze dökme ve
görüntü konusunda muazzzam bir ilerleme kaydetti. Bugünlerin içinden basit bir
gözlemle bile artık vitrinde yaşamayı geçip her bireyin kendisinin bizzat
vitrine dönüştüğünü görüyorum. Katıldığım bir eğitimde, eğitimci, günümüzde
gençlerin geldiği noktayı anlatmak için, “sokağa çıkıp fotoğraflarınızı tanımadığınız
insanlara dağıtır mısınız?” diye sormuştu. Evet, şimdilerde var olabilmek için
çoğumuz bunu yapıyor ve normal karşılıyoruz. Artık neredeyse tamamen görünerek var olabildiğimiz,
görünmeyenin yok sayıldığı bir noktaya geldik.
Vitrin deyince, diyor
Gürbilek, “vitrinler hep bir bolluğa işaret eder ama bu bolluğu mümkün kılan,
onu var eden, onun için harcanan o sırada tükenen yer almaz vitrinde. Toplum
bir vitrine dönüştüğünde de bütün yaşantılar, yitirilen fırsatlar ve sarf edilen
emek bir imajdan ibaret kalır.”
Bir dergide, bir fotoğrafa denk geldim geçenlerde. Mona Lisa
tablosunun sergilendiği müzede, tablonun
önünde birikmiş selfie çekmeye çalışan bir kalabalığın fotoğrafı. İçinde
bulunduğumuz çağın özeti gibi. Kimse sanat eserine bakmak, onu anlamak, kendini
bir anlığına bırakıp eserin içinde kaybolmakla ilgilenmiyor, kimse yavaşlamıyor,
kimse durmuyor, kimse ne birbirine, ne esere, ne de kendi içine bakmıyor. Yalnızca
bitmeyen bir “oradaki varlığımızı görünür kılmak” çabasıyla yolumuza çıkan her
şeyi saniyeler içinde tüketebiliyoruz. Eserin bize anlatacakları,
aktaracakları, içimizde dolaşıp dokunacağı her şey ve imajlara dönüşen
hayatımız buharlaşıyor. Oradaki varlığımız, yaşantımız gerçekleşemeden görüntüye
dönüşüyor. Büyük bir sanat eserinin sessizliğini dinlemeye ne tahammülümüz, ne
vaktimiz, ne de gayretimiz var.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder