5 Haziran 2019 Çarşamba


Nurdan Gürbilek’in, Vitrinde Yaşamak kitabını okuyorum hayranlık ve şaşkınlıkla. 1980’lerin kültürel iklimini anlattığı yazılardan oluşuyor kitap.  Seksenlerde, kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla beraber o zamana dek özel olanın, mahrem olanın  bir patlamayla dile ve görüntüye döküldüğünü söylüyor.
Tam bir alıntıyla şöyle diyor:
“İnsanların özel hayatları kitle iletişim araçlarında daha önce hiç olmadığı kadar fazla konuşuldu, merak konusuna dönüştü, söze geçirildi, görüntülendi.”
“Bakılanla kurulan ilişki aslen bir seyir ilişkisine, sözün kendisi bir vitrine dönüştü. Birçok şeyin gösterildiği için ve göründüğü kadarıyla var olduğu, sergilendiği için ve seyredildiği kadarıyla değer kazandığı bir toplum çıktı ortaya. Epeydir vitrinde yaşıyoruz hepimiz.”
O günden bugüne kitle iletişim araçları söze dökme ve görüntü konusunda muazzzam bir ilerleme kaydetti. Bugünlerin içinden basit bir gözlemle bile artık vitrinde yaşamayı geçip her bireyin kendisinin bizzat vitrine dönüştüğünü görüyorum. Katıldığım bir eğitimde, eğitimci, günümüzde gençlerin geldiği noktayı anlatmak için, “sokağa çıkıp fotoğraflarınızı tanımadığınız insanlara dağıtır mısınız?” diye sormuştu. Evet, şimdilerde var olabilmek için çoğumuz bunu yapıyor ve normal karşılıyoruz. Artık neredeyse  tamamen görünerek var olabildiğimiz, görünmeyenin yok sayıldığı bir noktaya geldik.

Vitrin deyince,  diyor Gürbilek, “vitrinler hep bir bolluğa işaret eder ama bu bolluğu mümkün kılan, onu var eden, onun için harcanan o sırada tükenen yer almaz vitrinde. Toplum bir vitrine dönüştüğünde de bütün yaşantılar, yitirilen fırsatlar ve sarf edilen emek bir imajdan ibaret kalır.”

Bir dergide, bir fotoğrafa denk geldim geçenlerde. Mona Lisa tablosunun  sergilendiği müzede, tablonun önünde birikmiş selfie çekmeye çalışan bir kalabalığın fotoğrafı. İçinde bulunduğumuz çağın özeti gibi. Kimse sanat eserine bakmak, onu anlamak, kendini bir anlığına bırakıp eserin içinde kaybolmakla ilgilenmiyor, kimse yavaşlamıyor, kimse durmuyor, kimse ne birbirine, ne esere, ne de kendi içine bakmıyor. Yalnızca bitmeyen bir “oradaki varlığımızı görünür kılmak” çabasıyla yolumuza çıkan her şeyi saniyeler içinde tüketebiliyoruz. Eserin bize anlatacakları, aktaracakları, içimizde dolaşıp dokunacağı her şey ve imajlara dönüşen hayatımız buharlaşıyor. Oradaki varlığımız, yaşantımız gerçekleşemeden görüntüye dönüşüyor. Büyük bir sanat eserinin sessizliğini dinlemeye ne tahammülümüz, ne vaktimiz, ne de gayretimiz var.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder